31 Aralık 2012 Pazartesi

Benimle Uçmak İster Misin?



Rüyalarında şarkılar gören bir insanım. Dün gece ne gördüm hatırlamıyorum ama duyduğum buydu. Sabah ofise geldim geleli de dinliyorum.

Bu parça muhteşem değildir de nedir ?

benimle uçmak ister misin bu gece
yükseklerden korkar mısın
topraktan ayrılalım bir süre için
dünya bir yere kaçmaz 
biz yüzerken göklerde

gel benimle ol 
unut bütün dertlerini
rüzgar bizi bekler 
daha fazla vakit kaybetmeyelim

28 Aralık 2012 Cuma

Ne Garip


Bu koku hafızası denen şey gerçekten çok garip.

Mustafa abinin aldığı ve bir süredir çekmecede duran küçük parfüm şişesinden kazağıma sıktım ve son bir saattir ne zaman gözümü kapasam Adapazarı'ndaki bir oda, bir mutfaktan ibaret olan küçük, fareli evimizdeyim. 

Soba kurulu, borularında yoğurt kovaları asılı, üzerimde kahverengi kazağım ve siyah eteğim, saçlarım kısa ve kıvır kıvır.

haha! :)

Güzel zamanlardı. 

27 Aralık 2012 Perşembe

2011'i de Sevmemiştim Aslında

Dün gece yeni bir diziye başlayıp, sonrasında ard arda üç bölüm izleyip beynimi pelteye dönüştürdükten sonra yatakta sırt üstü uzandım. İçimden dua etmek geldi. Herşeyin hayırlısını ve bir türlü sahip olamadığım cesareti diledim.

Sonra da yılın son günlerini yaşarken, bu senenin nasıl geçtiğini düşündüm. 

2011 yılının sonlarına doğru psikolojimin bozukluğu iyice tavan yapmıştı. Geçen sene bu günlerde acaba kendimi hangi yolla öldürsem diye düşünüyordum.

Kendimi asabilirdim ama annemin beni o halde bulmasını istemezdim. Bilek kesme hiç işine girmiyorum o daha korkunç. En temizi ilaç diye karar verip çantamda ilaçlar biriktirmeye başladım. Bir gün bile belirledim. 2012'nin hemen başında gidecektim diğer tarafa. Ama sonra Emel'in tam zamanında müdahelesi sayesinde fikrin çok saçma olduğunu anladım. Böyle saçma sapan hallerde Ocak ayını sarhoş gibi geçirdim.

Şubat ayının başında elim bir kaza sonucu sağ bacağım ve sağ ayağımı yaktım.Tam bir ay boyunca aralıksız acı çektim. Bacağımda ve ayağımda kalan yanık izleri de cabası oldu tabi bir de çektiğim acıları hafifletmek adına ağabeyimin aldığı fotoğraf makinesi var. Kaza Cuma günü olmuştu ve ben o haftayı 2. el fotoğraf makinelerine bakarak geçirmiştim. (bir şeyi çok istersen oluyor mu acaba hakikaten? ama bir bedel ödemek gerek yine de benimki bir ay acı çekmek oldu ki kolay olsa şaşırırdım :) )

Mart, Nisan ağabeyimin söz-nişan koşturmacaları ile ve kendime dair saçma sapan kaygılarla geçti.

Mayıs ayında dertlerimin en azından birinden kurtulayım dedim kilo vermeye karar verdim ve uzunca bir zamandır hiç bir işte azmetmemiş, koyvermiş biri olarak hala inanamadığım bir şekilde 4 - 5 ayda tam 15 kilo verdim.Bu benim için büyük bir başarı. Ve 2005'ten bu yana ilk kez bir başarı elde ettim. Ki "Maymun iştahlı" denilen insanın yer yüzündeki en iyi temsilcisi benim.

Haziran, Temmuz aylarında zombiye döndüm. Yaz mevsimi ile aram hiç bir zaman iyi olmadı. Bir de üstüne kuzenim binde bir görülen bir hastalıkla tıp kitaplarına girecek kadar ölümün ucuna gitti, geldi. Ben dizi izledim, zombi öldürdüm. Oyun bağımlısı ergen erkek çocuğuna döndüm.

Ağustos ayını yine sinir krizleriyle geçirdim. Yine diyorum önceki sene de aynısı olmuştu. Çok ciddi kararlar aldım ve bil bakalım ne yaptım ? Tabi ki uygulayacak cesareti bulamadım. Çünkü ben sadece kendimden sorumlu değilim. Hiç bir zaman olmadım. Başkaları için yaşayınca insan kendisi için cesaret gösteremiyor.

Eylül ayında bir haftalık bir tatil yaptım. Sanırım yine yıllar yıllar sonra kendim için bir şey yapmış oldum. Kafam yine bir dünyaydı, içim yine içimi kemirdi ama en sevdiğim insanla şahane zaman geçirdim. Erkenden emeklilik provası gibi bir tatildi ama bana göre güzeldi.

Kasım ayında ağabeyimi evden yolladık. Düğün telaşı derken geçti gitti. Bu arada ısrarlara dayanamadım yeniden açıköğretime kayıt yaptırıp artık tüm eğitim sistemi 4 4 4 olmuşken ben de üniversiteyi dörde tamamlayayım dedim.

Aralık ayı da ders çalışarak, kararlar vererek, uygulayacak cesareti bulamayarak, mutsuz, tatsız, tuzsuz geçiyor hatta geçti bile diyebiliriz.

Yeni yıl, ardından hemen yeni yaş, çok korkunç artık yaşlanıyorum. Uzunca zamandır yeni yıldan, aslına bakarsan kendimden bile bir şey beklemiyorum. Aksini söylediysem emin ol ki yalan.

Bir den aklıma simli, karlı ev manzaralı yeni yıl kartları geldi.


7 Aralık 2012 Cuma

Şarkı Paylaşasım Varmışsa Demek

Aslında şu şarkıyı paylaşmaktı amacım. Yann Tiersen ağzında sigara, elinde gitarı yarabbim ne kadar da şahane... Yann Tiersen konserine gitsem Tarkan konserindeki kız gibi olurum, çığlık atatım hatta abartır sahneye don fırlatırım. Aslında hiç birini yapamam mutluluktan pıt diye düşer ölürüm. :)

Yann Tiersen derken sonra nedense aklım bir saniye içinde bu şarkıya kaydı.(Buradan da anlaşılacağı üzere çok dağınık bir aklım var. Bu dağınıklıkla yaşabilmeme şaşıyorum.)

Neyse... Leyla ile Mecnun tayfasından Kolpa ;

Çok eğlenceliler. Yaptıkları işi yaparken çok eğlendiklerini diziyi izlerken de hissedebiliyor insan. Belki de bu yüzden çok seviyoruz. Ali Atay da oyunculuğun yanı sıra müzik konusunda da yetenekli. İlk sezon "Yalan"ı çok sevdik ve bir Ferdi Tayfur yeniden düzenlemesi olan "Sevdalılar Beni Anlar" ise ailecek favorimiz oldu. Bu sezon da "Kolpa" ve "Vay be" ile gönlümüze girdi. Şarkının klibinde sonlara doğru Mecnun'un bir tepki anı var ki her seferinde güldürüyor beni.







20 Kasım 2012 Salı

Hastalık Kafası/Saç-malık Kafası

Hayatımda ilk defa saçlarımı kestirdiğim için her sabah delice bir pişmanlık duyuyorum. Tabi bu pişmanlığın nedeni yakında ağabeyimin düğünü olması ve saçımı topuz yaptıramayacak oluşum.

Yok lan daha neler. Saçmalama allasen.

Dünyanın en kötü saçlarının verilip bir de üzerine kadın olarak yaradılmış olmam, dünyada insanın girmesi gereken testlerden birisi sanırım.Hoş zaten saçı aslında ele güne göstermememiz gerek, belki de bu hal bunun için bir işarettir. Bilemiyorum. Zaten bu konuda çok bilgili bir insan değilim. Ağbimlerin imam nikahını kıymaya gelen hoca da "32 farzı tekrarlayalım belki aramızda bilmeyenler vardır" derken de bana baktı zaten. Sanırım tırnağımdaki mavi ojeler O'nda böyle bir izlenim bıraktı.

Hoş o günün sabahında yol arkadaşım Dilek, (ki Dilek dediğime bakılmasın ablam olur da böyle kafa dengi, hatta kafada bir iki tatlı kırık olan, kafası güzel insanlarla arama mesafe koymaktan pek hoşlanmıyorum.Amma çok kafadan bahsettim.) kuru kafalı şalıma (ısrarla kafa demeye devam ediyorum), mavi ojelerime bakıp "işte bu yüzden birini bulamıyorsun erkekler korkuyor senden" mavi oje baya dert oldu başıma. Ama yine de kırk küsür ojemin arasında en sevdiğim kesinlikle odur. Kim ne derse desin seviyorum seni Pastel 23 numara.

Of saçlardan bahsediyordum, ojelere ne zaman geldim. (Laf arasında kırk küsür ojem olduğunu da belirttim bak kaçırma bunları. Takıntı işte.)


Aman bir kadının en büyük derdi saç baş zaten değil mi? Aslında değil. Tamam saçına, başına, dış görünüşüne takıntılı çok kadın tanıdım ama hepsi öyle değil. Bunu da sabah otobüste gördüğümüz kadının bıyıklarından anlıyoruz. Herkes o kadar takıntılı değil.

Yalnız o değil de bir ara içimden "şu bıyıklara rağmen o bile evli" diye geçirmedim desem yalan olur. Son zamanlarda üzerime biraz evde kalmışlık çöktü de üzerinize afiyet.

Saçlar ya saçlar aaaa yolacağım şimdi saçımı başımı. Kadın milleti işte ne yapar ne eder mutlaka her konunun içine derdini tasasını ekler anlatır rahatlar. 'Yolacağım' dedim de biraz yapmacık oldu sanki. Konuşur gibi yazmaktan da pek hoşlanmıyorum ama bir saç yolunacak ise 'yolaaacamm' diyerek yolunmalı sanki. Okunduğu gibi yazılmalı bu fiil.

O değil de hiç bir şeye üşenmiyorum saçımı boyamaya üşendiğim kadar. Benim üşengeçliğim miktarı kadar da beyaz saç var kafam da. Şimdilik bunları kafama takmıyorum ama toplumun kabul ettiği "saçını boyamama" yaşına gelmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Çünkü ben ne zaman kendi haline bıraksam çevremde "daha yaşın kaç başın kaç ilerde yaşlanınca boyamazsın" diyor. Direndiğim anda elinde boya ile kapımda beliren bile var.

Mahalle baskısı gerçekten çok feci bir şey.

Feci olan bir diğer şey ise hafta sonu süper enerjik olmam gerekirken benim salya sümük hasta olmam. Hiç mecalim de yok. Son iki saattir tuvalete gitmek için enerji toplamaya çalışıyorum. (Sanırım altıma işeyeceğim.)

Öğlen bol limonlu mercimek çorbamı içerken (ki mercimek çorbasına gereken özen hasta olmadıkça gösterilmiyor. Vefasızız hasta olmasam düşerdim peynir ekmeğe. Vefa yalnızca bir semt ) Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler kitabına başladım ve iki saatte bitirdim. Ben bu sene hiç doğru dürüst kitap okumadım. Resmen hasret kalmışım güzel kitaplara. Sırada bir Murat Menteş, bir Alper Canıgüz kitabı ve Dexter serisinin ilk kitabı var. Ne deniyor bu adamlara yeni dönem türk yazarları mı desek ne desek pek seviyorum yazdıklarını. Dexter da ailemizin seri katili zaten ailecek seviyoruz. Annem bile dün akşam "Senin Dexter İstanbul'daymış kızz o kadar bakıyorsun gelmedi mi bi yanına" diye soğuk espirilerinden birini yaptı.

Düne oranla daha kötü hissetmemin bir sebebi de bu olabilir. Böyle durumlarda cidden fiziksel bir buz kesme durumu yaşıyorum. Annem de sağolsun çok başarılı bu konuda. Duysa alınır da şimdi çok da alıngan oldu yaşlandıkça. Ama Mustafa abinin eline kimse su dökemez. Yılbaşında "seneye görüşürüz" espirisi yapmadığı gün ölecek kendisi. Gavur bloglarına bak bütün hepsi yeni yıl modunda civil civil bütün insanlar. Ben de burada depresyona girdim "aynı espiriyi yapıp yine çok gülecek Mustafa abi çok az kaldı" diyerekten.

Burnum da zaten yeterince dikkat çekici değilmiş gibi bir de kıpkırmızı oldu. Sanırsın Noel Baba'nın gözlüklü geyiğiyim.

Ateşim mi var ne ?






15 Kasım 2012 Perşembe

"Yatağın ucunu kıvrılmış kedi" diye bir şey yoktur. Eğer bir evde kedi varsa yatağın ucuna kıvrılan insan vardır. Misal ben.

Dün bütün ısrarlarıma ve ricalarıma rağmen bir milim bile yerinden kıpırdamayan Fındık ve Pıncır yüzünden berbat bir gece geçirdim. Zaten dinlenememek gibi bir problemim var. Üzerine tuz biber oldu bu durum.

Sabah da bir süredir ortalıkta görünmeyen cam önü kedimiz, tosunumuz Tarçın'ın bizim kömürlükte olduğunu ve ön ayaklarına bir şey olduğunu ve üzerine basamadığını farkettik. Sanırım birisi bir şey yapmış hayvana. Kimbilir kaç gündür orada aç susuz zavallım.

Daralıyorum böyle olunca. Yaşama isteğim, enerjim elimden avucumdan akıp gidiyor. Her şey aksi gidiyor.

Yapacak çok şey var hiç bir şey yapacak takatim yok.  İsteğim yok.

Bir de her Kasım hedeflerimin suya düştüğü ay oluyor. Hayatım tekerrürden ibaret sanırım. Hayatım bir saçmalıktan ibaret. Evrenin gönderdiği mesaj çok açık. Aslında hep olan buydu 10 senede ne değişti ? Hiç bir şey.

Mutluluğun sırrını buldum. Hayal kurmaktan vazgeçtiğim an çok mutlu olacağım.




 



14 Kasım 2012 Çarşamba

Canım Orhan Veli



"...
heeey
ne duruyorsun be, at kendini denize:
geride bekliyenin varmış, aldırma;
görmüyor musun, her yanda hürriyet;

yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
git gidebildiğin yere..."

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ay Lav Zombies, Ay heyt Hospitals

Bir Cumartesi gecesi, film falan öyle şeyler..

Kardeşim sayesinde tanıştığım ve oynamayı becerip, çok sevdiğim oyun olan "Left 4 Dead" sayesinde zombilere olan sevgimi keşfettim. Tabi sevgi demişken oyunda gidip zombileri kucaklamıyoruz. Elimizde çeşit çeşit silah aağğzını burnunu kırıyoruz.

Ben oyunla mutlu bir beraberlik yaşarken, bir de üzerine  The Walking Dead dizisini keşfettim. (Yine kuzen-kardeş takımım sayesinde.) O gün bu gündür zombilerin olduğu her yapıma olan sevgim kat be kat arttı. Zombi gördüğüm her filmi oturdum izledim. Hiç de sıkılmıyorum aynı hikayeyi izlemekten. Aslında zombilerden ziyade tüm dünyanın, düzenin yıkılması, paranın, işin sorumlulukların yok olması fikri hoşuma gidiyor. Medeniyet dediğin de tek dişi kalmış canavar zaten..

Zombi aşkımı anlattığım bir abim "mutlaka 28 Gün Sonra filmini izlemelisin" dedi. Film izleme özürlü bir insan olarak uzun zamandır aklımda, izlenecekler listemde olan filmi Cumartesi gecesi uyku tutmayınca, yapacak da bir şey bulamayınca oturdum izledim.

İzledikten sonra da ilk tepkim "bu muymuş lan çok güzel film!" oldu. Bir kere zombi değil oradakiler kuduz gibi birşey. Kandırıldım! Yine tüm düzen yok oluyor falan ama burada normal insanlar silahlanıp kuşanmak yerine orduya bırakıyor her şeyi. Sonra hastalık pörtleyince ordu hastalık bulaşmamış insanlar var mı yok mu diye bakmadan koca Londra'yı yakıyor. Sevmedim.

İMDB'de filmin aldığı puana bakayım dedim ve işte o zaman bir aydınlanma yaşadım. Yanlış filmi izlemişim.  Filme bakıyorum, oyuncuların benim izlediğim filmdekilerle alakası yok. Ama afiş aynı afiş.(aynı değil çok benziyormuş) Eee 28 mevzusu benim izlediğim filmde de vardı. Ne oluyor burada! derken bir süre "error" verdi beynim.

Sonra  farkettim ki; 28 Gün Sonra filmi 2002 yılında çekilmiş ve daha sonra 2007 yılında devam filmi niteliğinde 28 Hafta Sonra filmi çekilmiş. Ben de gün diye haftayı izlemişim.28'i bulunca 'days'miş 'week'miş  bakmamışım. Filmin adında 'gün' geçip de de olaylar olayların 28 HAFTA sonra başlaması da bana hiç koymamış.Gecenin ikisinde o kadar çalışıyor kafa demek. E lazlık da var serde biraz.

Bu talihsizliğe, filmi pek de sevmeme rağmen ilk filmi de izlemek için kenara koydum.Şimdi çok da haksızlık etmeyelim bi Alex değil ama fena da değil hani. Ayrıca ilk filmin yönetmeninin farklı olması belki ayrı bir tat alabilirim umudu yaratıyor.

Zombisiz geçen gecemin hayal kırıklığı içimi yakıp küle çevirmesinin etkisi ile olsa gerek, hani ağlamaya da bir bahanem olsun diye bir dram izleyeyim dedim ve Joseph-Gordon Levitt hatırına 50/50 filmini izledim. Sırt ağrısıyla doktora giden ve kanser olduğunu öğrenen 27 yaşındaki bir gencin hikayesi anlatılıyor filmde. Çok şahane bir film diyemem zombisiz filmin yarattığı hayal kırıklığı üstüne tuz biber oldu.  Heaaa!! ağladın mı dersen ağladım. Gözyaşlarımı (sümüklerimi) sildiğim tişörtümün kolları o kadar ıslandı ki yatmadan önce değiştirmek zorunda kaldım. Ağlayasım varmışsa demek. Biraz da tırstım mı ne hemen hemen aynı sebepten yarın doktora gidecek olmam ve yaşın 27 olması falan.

Bu hafta daha başlamadan hiç sevmedim diyordum. Hastaneye gitme derdi yüzünden olsa gerek. Zaten nasıl bir gazla aldıysam o randevuyu. Gitmesem mi? Zombilerle dolu bir dünyada yaşamak güzel olabilir diye düşünüyorum ama acil olmadığı, zorla götürülmediğim sürece hastaneye gitmekten hiç hoşlanmıyorum.

Hastane mi zombi mi dersen kendimi zombinin kucağına atarım.



30 Ekim 2012 Salı

Bahtsızlıklar, bahtsızlıklar...

Yağmurlu, serin ve gri bir İstanbul tam sevdiğim gibi.. Fonda Bülent Serttaş - Duran ağabey çalıyor... Bu şarkıları niye her çalma listesine ekliyorum bilmiyorum. Tüm romantizmim inleye inleye öldü.

Heder olan ve bir daha geri gelmeyecek olan beş günüm, bozulan cep telefonum, bazı insanlara olan saygımdan, sevgimden kaybettiklerimle bir tatili daha sona erdirdik.

Merhaba rutin...

Derken..... Goller gelmeye başladı. Maddi açıdan sınırlarım ısrarla zorlanıyor diye düşünürken, işle alakalı sıkıntı da tuz biber oluyor. Kalsan gönül razı değil, gitsen tumanındaki deliği kapayacak büyüklükte bir yama henüz yapılmadı. Bu işte bir cenabetlik var arkadaş.

Amannnn neyse cana geleceğine mala gelsin buna da şükür.

Ama bir yandan da en fazla beş sene ömrün var deseler çok mutlu olurum. Ne kadar uzun sürse o kadar sıkıntı çekecekmişim, sıkıldıkça isyan edeceğim, isyan ettikçe günaha girecekmişim gibi. Aslında gibisi fazla.

Ne kadar çabuk gidersen o kadar iyi hocam.

Heeee! neden beş sene dedim sor bi sorrr!  kardeşim okulunu bitirsin falan diye hani. Onda da kendimi düşündüğüm yok kafama tüküreyim.




Bu kazağın kolları da ne biçim oldu anasını satayım!!!!



15 Ekim 2012 Pazartesi

Dayak yemiş gibiyim.

Daha önce dayak yedin mi diye sorsan, yemedim ama yesem eminim böyle olurdum. Tabi gözümde bir morluk, belki kırık bir kol olurdu, ne bileyim burnum kırılabilirdi mesela. Şu an ki fiziksel görüntümün dayak yemişlikle hiç alakası yok. Yanlış bir benzetme oldu sanırım.

Cacık gibiyim dostlar...

İki günü temizlik neferi olarak geçirince şirazem kaydı azizim. Şiraze ne demek hiç bir fikrim yok ama orada kullanılırmış gibi geldi. Oldu da sanki.

Şu sıralar değişik bir dünyadayız ailecek. Ağabeyim evleniyor, babam emekli oluyor. Baya bi değişiklik var evde. Ağabeyimin evlenmesi neyse de babamın emekli oluşu tam bir felaket. Korkuyorum...

Büyük ihtimalle annem sinirden, stresten ölecek üç vakte kadar. Biz zaten anlaşamıyoruz bizim ilişkimiz de hepten aykırı gidecek. Gerçekten felaket.

İyidir, hoştur da birlikte yaşaması zor adamdır babam. Severim keratayı da işte yine de zor olacak.  Hayırlısı ...

Karnım acıktı ne yesek ki ?

2 Ekim 2012 Salı

koyver be gülüm*



* Bir seneye yakın süredir Hüsnü Arkan'ın albümünü dinlememe rağmen albümdeki 'Saki' isimli şarkı bir iki hafta önce dikkatimi çekti. Herşeyin bir zamanı var dedikleri bu olsa gerek.

* Karıncalara ekmek veren bir amca var bizim sokakta. Güler yüzlü, sevecen, hep iyi dilekler dilinde. Her ne kadar nereye gidersen karşına çıkması biraz ürkütücü olsa da belki de diyorum dünya böyle insanlar sayesin de ayakta kalıyor.

* Leyla ile Mecnun dizisinin bir bölümünde Mecnun; "kafamda Fadime'nin düğünü var şu anda halay çekiyorlar yemin ediyorum" diyordu. Benim de kafam iki haftadır öyle. Ne bitmez düğünmüş arkadaş.

* Kötü bir saç kesimine sahip olmanın kötü yanı; o abuk saça sahip olmak için para vermiş olmanızdır. Evet kayık tipime değil parama acıyorum. Cimriyim azcık.

* Kış geliyor, yağmur, çamur, soğuk hava kar. Bak demedi demeyin bu sene ayvalar çok meyve verdi çok pis kış olacak. Ayvalar demeyeyim de bizim ayvanın dalı kırıldı meyvelerini taşıyamadığı için. Adım: Mesut Soyadım: Bahtiyar efenim yaz bitti çok şükür. :)

* Bak "Winter is Coming" dedim. Aklıma Game Of Thrones geldi. Te ebesinin Nisan 2013'ünde başlayacak yeni sezon. Yuh ama yuh!

*photo by şahsen bizzat kendimin. 
*Koyver be gülüm: Eğer uslu çocuk olur dikkatle dinlerseniz Neşet Ertaş - Kardeş Türküler/Yanıyorum türküsünün düetinde Neşet Ertaş'tan duyabilirsiniz. Şahanedir. Allah Rahmet Eylesin Usta'ya. 

Sonrası iyilik güzellik...

28 Eylül 2012 Cuma

En Son Yaptığınız Çılgınlık

Hafta arası gece 03:00 kadar oturmak.


Gece saat 01:00'i geçmişken sabahın köründe gidilecek işler güçleri unutup "İşler Güçler" izleyelim önerisini ortaya atan dostlarımı ve buna itiraz etmeden kakara kikiri izleyen kendimi kınıyorum.

Uykusuzluktan ölünüyorsa eğer az kaldı öleceğim. Gece en son saate baktığımda 02:58'ydı. Sabah 06:50 de Emel'in telefonu "herkes o dilbere hayrann dönüp de bakmayan hayvan" diye Kurban şarkısıyla çalmaya başladı. Ve Emel'in uyanışının alarmla bir alakası yok çünkü duymuyor sabahları tamamen bir mucize eseri uyanıyor.

Yaşlandım ben ya neyime gecenin bir vaktine kadar oturup sonra işe gelmeler. Saçlarım falan beyazladı hep valla bak.

27 Eylül 2012 Perşembe

Tatil & Ayak Fotoğrafı İlişkisi



1. Emel'in fotoğrafa ayaklarını sokma çabası.
2. Ayvalık sahilde başarısız bir ayak fotoğrafı çekme eylemi.
3. Ayaklarımız ne kadar çirkin lan ! Emel'in ayak parmaklarım ayrık duruyor takıntısı, benim bronzlaşınca hepten aykırı giden yanık izim.
4. Sandalet iyidir. Candır.

Özetle tatile gidip düzgün bir ayak fotoğrafı çekemeden döndük. Utanıyorum kendimden . Gidip köşede kendi kıçımı tekmeleyeceğim.



Yok lan yatarım şimdi uuuu kaç olmuş saat!!!

Bi de bu vardı ya unutmuşum tamamen baya ayak fotoğrafı çekmişim aslında :)

26 Eylül 2012 Çarşamba

Çok Sıkıldım Çok


Günlerden Perşembe zannederken Çarşamba olduğunu öğreniyorum. Abim "sen bizim çocuğumuz değilsin biz seni çingenelerden aldık" dediğinde bile bu kadar üzülmemiştim.

Zaten mahallenin tüm çocuklarını dışlayıp benim çadırlarına girmeme izin verirdi çingene çocuklar. Oradan biraz kıllanıyordum zaten. 

Daha Çarşamba bugün!

Daha iki gün var hafta sonuna. Ben sebepsiz, nedensiz çok sıkıldım bu haftadan. Aslında hafta sonunun gelmesini uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapmak için istiyorum. 

Temizlik!

Koltuklar yıkanacak, mutfak, banyo ve özellikle bizim oda derinlemesine temizlenecek ohh miss düşüncesi bile huzur veriyor. 

Kınamayın dostlar! Evimizin erkanı pek umursamasa da yaptığım her şey ertesi gün heba olsa da ben seviyorum arkadaş elimde değil. Bir nevi terapi. Benim için tabi seni bilemem. 




25 Eylül 2012 Salı

Bir Soru

Gayet düzgün cümlelerle, noktalama işaretlerine dikkat ederek yazılan bir e-postaya "tamam ok dır tskler" diye cevap veren insanın ağzına tuvalet terliği ile vurulmaz da ne yapılır?


20 Eylül 2012 Perşembe

Bencil Şeyler



Genel olarak iyiyim, iyi birisiyim ama özel olarak çok sorunlu bir insanım. Çevremdeki bir çok insanın aksine ben şahsen bizzat kendimin beş para etmez bir insan olduğumu düşünmekteyim.


Karalar verip uygulayamıyor, beynim uyuşana kadar dizi izliyorum, hafıza problemleri yaşıyorum. Arada bir tatil yaptım geldim. Sanırım bu sene bu zaman kadar sadece 1 ya da 2 kitap okudum.  1 den eminim zira daha dün bitti. Dedim ya hafıza problemleri yaşıyorum. Ayşe Kulin /Adı: Aylin'i okudum. (No comment.)

Onun dışında fotoğraf çekiyor, çektiğim fotoğraflardan tiksiniyor. Bizim kızçelerle sokaklarda koşuyor ve salıncağa biniyorum. Salıncakları oldum olası çok sevmiştim. Saçlarımı kestirmeyi istiyor ama yüzbinmilyon tane mesajına cevap vermediğim, 6 aydır hiç gitmediğim, bebeği için bile aramadığım kuaförüme gitmek istemiyorum tabi bunun yanı sıra kafamı da başkasına emanet etmek istemiyorum. Allah başka dert vermesin.

Ama ben çok isyankarım hep isyan ediyorum. Canımı sıkana, sinirimi bozana, beni üzene değil de bir O'na isyan ediyorum. Dert verse de sesimi çıkarmamaya çalışıyorum. Mahcubum yani biraz.

Bunlar dışında bir de bel ağrısı var. Tansiyon, şeker gibi rahatsızlıkların yanı sıra bel ağrısının da genetik olduğunu düşünmeye başladım ya da biz sülalecek belimize iyi bakmasını bilmiyoruz. O değil de veterinerde E.T 'yi ziyarete gittiğimiz günkü düşüşümün etkisi büyük sanırım. Çok klas bir merdivenden düşüş gerçekleştirdim. Olimpiyatlarda bu dal olsa altın madalya bizimdi kesin.

Yaz bitiyor diye mutluyum, onca mevsim değişmişken ben hayatımda hiç bir şeyi değiştiremediğim için mutsuzum.

Ama yine de güzel. Misal üç haftalık bir tedaviden sonra E.T. tamamen iyileşmiş, yaralarından kurtulmuş güzeller güzeli olarak eve döndü.

Biraz depresif mi oldu? Olsun ne yapalım artık. :)

28 Ağustos 2012 Salı

Benim bir blogum vardı yahu!



Yağmur yağsın, hava serinlesin, iç karartıcı gri günler geri dönsün istiyorum. Herkes yaz mevsiminin çok kısa sürdüğünden şikayetçi ama gelin bir de bana sorun. Hiç bitmeyecekmiş gibi. Ayşecik'in "Hayat sevince güzel. Bir kuşu, kelebeği bir taşı sevin yeter" sözleri hayatıma yön veren sözler arasında üst sıralarda yer alsa da yaz ile bir türlü sevgi bağı kuramıyorum mirim. Sıcak günlerde çok mutsuzum. Çocukken de sevmezdim lan!

Şimdi ne istiyorum biliyor musun?

Hafif yağmurlu bir hava, önümde uzunca bir yol, elimde kalınca bir kitap, kulağımda Yann Tiersen'in büyülü melodileri buradan, etrafımdaki herşeyden, tüm aynılıklardan hatta kedilerden bile uzaklarda bir yere varmak istiyorum.

Ama...

Gel gör ki ; "Hayat sevince güzel" dedikten sonra gözümde canlanan tek şey Ayşecik ile mahallelinin dans hali oluyor başka bir şey hayal bile edemiyorum. Gidip mahalledeki yaşlı teyzeye yemek götüresim geldi yeminle.


"DANS ETMEYE YA DA CUMAYA GİTTİM GELCEM."


4 Ağustos 2012 Cumartesi

Fotoğraf Makineli Fotoğraf

Aslında bu tarz fotoğrafların aynadan çekilmesi gerek ama bu annem tarafından çekildi. Makineyi alalı aylar olmuş hala şöyle bir fotoğrafım yok diye dertleniyordum.


Biliyorum saçlarım şahane :)

3 Ağustos 2012 Cuma

Sağım Solum Sobe


Bazen bir eylemi gerçekleştirdiğimde ya da bir olayı yaşadığımda durumun ne kadar saçma olduğunu çok sonradan farkediyorum.

Misal az önce aklıma geldi ki ben dün akşam ellerime uzun uzun bakıp sol elimin hangisi olduğunu bulamayıp delireyazdım. Ağlayacaktım neredeyse. Tamam genelde sağını solunu karıştıran birisiyim ama bu kadar ileri gitmemiştim.

Kullandığım ilaçlardan ötürü oluyor bunlar.

Diyebilmeyi isterdim. Hani suçu zekama değil de başka bir etkene atsaydım süper olurdu ama ben ağrı kesici bile içmem çok çok çok zorda kalmayınca.

Öyle işte bu da böyle bir anımdı.



1 Ağustos 2012 Çarşamba

Çok Karışık

Bu sabah yine her sabah ki gibi nefret ettim İstanbul'dan. Aslında her sabahkinden çok  daha fazla nefret ettim desem yalan olmaz.

Evden çıkıp işe gelmem tamı tamına üç saatimi aldı. Saat şu an 11:55 ve ben şimdiden öyle yorgunum, öyle bitik durumdayım ki... Bunların üzerine bir de fena halde midem bulanıyor. Ve tek düşündüğüm eve dönüş yolunun da benim için ne kadar yorucu olacağı. Bitecek gidecek yakında, evet çok sorun yaşayacağım bittiğinde ama hepsine değecek şu eziyetten kurtulmak. Böyle sakinleştiriyorum kendimi.

Aylaklık yapmak istiyorum. Birileri kafamın etini yemeden bir ay, iki ay, üç ay sadece aylaklık yapmak istiyorum. İstanbul'dan uzaklaşmak istiyorum. Fotoğraf makinemle milyonlarca fotoğraf çekmek istiyorum. Ben isteyince olmuyor tabi.

Şimdi aklıma geldi de en son Sinop yolculuğumdan sonra ki 2003 yılıydı sanırım 'bir daha ne gelirim ne özlerim burayı' diyordum ki şimdi ne zaman gözümü kapasam kendimi köydeki evin arka camından bakarken buluyorum.

Çok yorgunum. Yorgun olduğum zaman çok mızmızlanırım.

* * *

O değil de baya oluyor kardeşim ve kuzenimle amaçsızca oturup televizyon kanallarını karıştırdığımız bir gün Maroon 5 grubunun bir klibine denk geldik. O kadar aksiyon dolu bir klipti ki gözlerimizi alamadık. Aksiyondan sonra şarkının isminin 'Payphone' olması ise ayrı vurdu bizi.

Ahan da şarkı ve video klibi;




Ben kıt ingilizcem ile şarkının sözlerini anlamıyorum tamam belki alakasız bir durum yok ortada ama yine de aklıma takılan bir şey var grubun solisti ve klibin yıldızı Adam Levine abimize buradan seslenmek istiyorum ;

"Sevgili Adam;

Bankaya giren hırsızları etkisiz hale getiriyorsun, ortamdan sevdiğini alıp kaçırıyorsun tamam da abicim niye polisten kaçıyorsun ?!!!  Kaçmakla kalmıyorsun araba hırsızlığı yapıyorsun. Bir sürü polis arabasını birbirine çarpıştırıp devletin malına zarar veriyorsun. Hadi onu da geçtim o polisin canına kastediyorsun. Manyak mısın sen ?

Sevgilerimle
Seval.

Not: Söylemeden edemeyeceğim affet. Dostum iyi güzel çocuksun, yakışıklısın, Viktoria Secret meleklerinden birini kapmış durumdasın falan ama dövmeler çok kötü be aga! Lütfen daha fazla dövdürme kendini. öptm grşrz. "


Bu arada şarkıya direkt "f*ck" diye giren zenci dostumuz. Aşın artık bu klişeleri anladık rahat adamlarsınız ama azcık terbiyeli olun, efendi olun bizim mahallenin çocukları gibisiniz yeminle iki lafınızdan biri küfür.

* * *

O kadar saçmaladım midemi unutmak için hala geçmedi. Biraz daha devam edebilirim, aksilikler durmayınca midem de durulmayacak sanırım. Uzun zamandır giymediğim ama bu sabah giyeceğim tutan tişörtüm de kocaman bir delik varmış şimdi farkettim. Üstüne üstlük sütyenimin askısı koptu. Ne acayip midemin içinde bir hortum var her şeyi birbirine katıyor sanki.

* * *

La la la la la




* * *

Yaz aylarından hep nefret ettiğimi söylüyorum ya aslında sevdiğim yanları da yok değil. Mesela köye giden ve gelirken peynir getiren komşular. "Peynir getiren altın bulsun" diye dua ediyorum ondan getiriyorlar. Ülkenin her köşesinden peynir geliyor. Doğu illerimiz gerçekten peynir konusunda çok başarılı. Peynir, yoğurt ve yumurtalı ekmek yiyecek konusunda insanoğlunun en güzel buluşları olsa gerek.

* * *

Çok güzel şarkı, çok güzel bir ses birleşince insan dinlerken mest oluyor.

Ezgi'nin Günlüğü'nün en sevdiğimiz şarkılarından birisi olan (ki sevmediğimiz diye bir şey yok) Aşk Bitti'yi 'El Yazısı' filminin müziklerinden biri olarak Jehan Barbur seslendirmiş. Jehan Barbur o kadar tatlı ki şarkı bitip de kafasını hafif yana eğip gülümsediği an gidip kendisine sarılasım, yanağından makas alasım falan geliyor.

'Kedi canını senin Jehan' diyorum her seferinde.






25 Temmuz 2012 Çarşamba

Bir Tutam Kimya



Yanarım yanarım "Breaking Bad" izlemeden geçen günlere yanarım.

Kardeşim ve kuzenimin baskılarına daha önce boyun eğmeliymişim. Aslında benim gibi bir oturuşta yerinden kıpırdamadan üç bölüm izleyebilen birisi için biraz da iyi oldu. Önümde izlenecek dört sezon vardı ama tabi ben ilk iki sezonu üç günde bitirdim üçüncü sezona girişi bu akşam yapıyorum. Büyük ihtimalle de önümüzdeki hafta 'yeni bölüm çıksa da izlesek' takımına katılmış olurum.  

"Yoo Mr. White!"


24 Temmuz 2012 Salı

Yalansa Yalan De!

Ramazan ayında en çok edilen dualarından biri "Allah'ım yengem iftara çağırmasın n'olur çok kötü yemek yapıyor" değil midir? 

Bütün gün aç kal, bir de üstüne iğrenç yemekler. Öeeff!!! 

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Herşeyden bi kuple



- Dün gece tam da uykuya dalmışken kolumun üzerinde gezinip duran böceği öldürüp, bir fiskeyle kendisini yataktan uzaklaştırdıktan sonra hiç bir şey olmamış gibi uykuya devam etmem kendimi aştığımın resmidir. Bu böceğin yatmadan önce öldürdüğümü zannettiğim böcek olmasından şüpheleniyorum. (Yastıkla vurmuştum ölmeyip de bayılmışsa demek. ) İntikam almaya gelmişti kesin.

- Ramazan geldi. Hoş geldi. Tek derdimiz uyku şu sıralar.

- Uyarmama rağmen oturduğum koltuğu tekmeleyen Egemen ve her şeye söylenen ama çocuğa sahip çıkmayan annesine, tahminimce Elif'in kaynanası olan ve sürekli "Eliief oruya otuma buraya otu. Eliffff ordan kalk buraya otu" diye talimatlar veren ve göt kadar minibüste Elif'in üç kez yer değiştirmesini sağlayan kadına ve bu talimatların hepsine uyan Elif'e ve şımarık hareketleriyle iticilikte sınır tanımayan Elif'in kızına ve annesine "otursana la oraya" diye azarlar bir sesle hitap eden Elif'in kocasına, üzerinden koca bir gün geçmesine rağmen hala sinir oluyorum. Bir daha da kimse beni market servisine bindiremez. Zaten markete de mercimek almaya gidip onun dışında her şeyi alıp geldik. Hayatımdaki en lüzumsuz yolculuklardan birisiydi. 


- Uzun süredir ne istediğimi bilmediğimi zannettim ama aslında biliyormuşum. Çok da basit aslında; ya gitmek ya ölmek. Evet yıllardır dönüyorum dolaşıyorum hep aynı şeye geliyorum. Gidip de dönmemek tek dilediğim. Ya başka bir şehre, ya başka bir aleme... Nasıl olsa aile, arkadaş, eş, dost yakınlarımın hiç birisine yaranamıyorum. En iyisi uzak olmak. 


- Bu bilgisayara kafa atmadan bitirebildiğim her güne şükrediyorum. 


- Zaten dış görünüş itibariyle suratsız, nemrut, lanet gibi görünen bir İran kedisi düşünün, ek bilgi olarak bu kedinin sağır ve yalnız yaşayan bir kadına ait olduğunu da belirtelim. Şimdi bu sürekli yalnız olmaya alışmış kediyi tutup üç kedi dört insanın yaşadığı eve bırakırsan psikopat oluyormuş. Evdekileri de manyak ediyormuş. Aslında üç kedi de değil cam önü kedimiz Tarçın da var ki hele her fırsatta eve girip girip kendisini incelemesi hepten delirtti zavallıyı. Yeminle ödüm koptu Tarçın iğfal edecek kızı diye. Bir sürü çirkin çirkin yavruları olurdu al başına belayı sonra. 

- İnsanların çoğu yazın kısalığından şikayetçi ama bana da her yaz geldiğinde sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor.

- Evli, çocuklu arkadaşlarıma her daim, ben sizin çocuklarınızın hiç evlenmemiş, 100 kedili deli teyzesi olacağım derdim. Hayallerim bu yöndeydi ama vazgeçtim. Bir bilemedin iki kedili deli teyze olacağım. Fazlası zarar arkadaş! Zira bizim evde her yerden kedi çıkıyor fenalık geldi.

- Son günlerde şu şarkıya takmış olsam da bugün dinlemelik olarak She & Him tercih ediyorum. Bir The Smiths şarkısı yeniden düzenlemesi olan, Please, Please, Please Let Me Get Want I Want.




*Resim ; Sam Toft.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Şöyle Oldu Böyle Oldu



* İş yerimizi de içinde bulunduran iş merkezinde -ki bence burası devasa bir "birmilyoncu" ne ararsan var- tam karşımdaki dükkanda şu sıralar çok meşhur olan afrikalı mangolardan satıyorlar ve aynı dükkandaki kadınların hepsi şişman. Yani kelin merhemi olsa başına sürerdi. İçmeyin öyle şeyler bak sakın! Zaten dükkan balcı olarak açıldı bitkisel ilaca döndü. Artık sen hesap et durumu. 


* Sabah sabah kendime dair şahane bir tespit yaptım. Şu ki; benim hoşlandığım her adamın kısmeti açılıyor. Hem de hemen. Şimdi bir düğün davetiyesi bekliyorum üç vakte kadar gelmezse benim de adım Mükerrem değil. 


* Nazan Öncel'in Beni bu koca şehirde yalnız bırakma diye çok şahane bir şarkısı var imiş. Hiç söylemiyorsunuz lan aşk olsun. 


* Üsküdar'a Giderken güzel diziydi yazık ettiler. O nereden çıktı dersen son bir haftadır oturdum 13 bölümü izledim tekrar. Ama şimdi aynı yönetmen ve aynı oyuncularla yeni bir dizi de başlıyor ve güzele de benziyor. Dizi sektöründe dramalar da pek başarılı olamasa da komedi konusunda iyi işler çıkarıyorlar artık. (Komedi deyince Yalan Dünya deme ağzına terlikle vururum. Tuvalet terliğiyle hemde) 


* Bu arada övünmek gibi olmasın iki ayda 9 kilo verdim. Eskiden dünyanın en zor şeyiymiş,  hiç mümkün değilmiş gibi gelirdi. Nasıl yaptım bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum aç kalmadım, spor yapmadım ama azimli sıçan mevzusu sanırım. Kendimi biliyorum artık. 


* Kendimi bilmemle aldığım kararlardan biri de artık bundan sonra önemli, geleceği etkileyen tüm kararlarımı dostlarıma bırakıyorum. Onlar ne derse onu yapacağım. Çünkü ben kendim için hiç doğru kararlar veremiyorum. Test edildi onaylandı. 


* Bazen öyle oluyor ki hayatım sadece tekerrürden ibaretmiş gibi geliyor. Emel geçen gün, "Truman Show gibi senin hayatın, duvarlara bir tekme at bakalım yırtılıyor mu?" dedi. O andan beri duvarları tekmelemek için şuursuzca bir istek var içimde. Ofisi de yeni boyattık.

* Açılan düğün sezonundan bu zamana kadar ne güzel kaçmıştım yakınımızda yöremizde hala evlenmeyen insan kalmış maalesef. Ama en güzeli gidip görünüp kaçabildiğin düğünler.  Kendi düğünüm olsa ona gitmem ben! Yok ya ortadan çıkmam oynardım dansöz gibi.

* Fazla çay zararlıymış. Cumartesi akşamı misafirliğe gittiğimiz yerde semaverin yanına dikilip neredeyse bir semaver dolusu çayı bir başıma içince sarhoş gibi oldum resmen. Zorum neydiyse..

* Saçma sapan bir haftaya daha MERHABA!!!!



Çok seviyorum öyle böyle değil! Paşam benim. 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

29.06.2012



Blog aleminin hayatıma kattığı şahane iki kadın ve bir buluşma klasiği fotoğraf.

Geveze Baykuş ve Çingene seviyorum sizi :)

Ojem de çok güzel ama değil mi ? :)

27 Haziran 2012 Çarşamba

Korkaksal



Şarkıya ait video klibin çok şahane olmasından mı ? O uğraşır didinir kimse bilmez kimse bilmez derken garip bir hissin yüreğime oturuvermesinden mi ?  Belki de bir güvercinin, sevebileceğim birinden bir mektup getirmesini umut edip durduğumdan mı?

Sadece şarkıda iki kere çok kısa duyduğumuz çello sesi de olabilir. Çok fazla anlam yüklemeyelim. Ama çok seviyorum bu şarkıyı ve ağrı kesici niyetine dinliyorum bugün. Aslına bakarsan işe yarıyor da...


Fiziksel, ruhsal, akılsal, mantıksal, parasal her yönden tükenmiş durumdayım. Ne, ne yapacağım hakkında bir fikrim var ne de yapabilirsin diyenlere, 'evet yapabilirim' diyebilecek kadar kendime inancım. Korkaksallık sarmış dört yanımı.

Hali hazırda uygulanacak bir kararım var ama sonrasının bundan daha iyi olacağına, her şeye rağmen inanamıyorum.  Belki de inanıp her zaman olduğu gibi hayal kırıklığına uğramak istemiyorum.  Yakın geleceğin yani önümüzdeki iki ayın aslında zor günler olduğunu bildiğimden de böyle hissediyor olabilirim. Korku mu bıkkınlık mı bilmiyorum. Saçma sapanlıklarla uğraşasım yok. 


Öyle ya da böyle geçip gidiyor işte günler. 

Ne yapalım hiç bir şey iyi gitmese de çok güzel dostlar var, kediler, sokak köpekleri, denize bakmak var, rüzgarın tenine değip geçmesi var, e şarkılar var...



26 Haziran 2012 Salı

Şizofren Pilota Bağladık


İşle ilgili yapılacaklar edilecekler listesi yapmış, bu listede de "şu yapılacak, şu edilecek" diye kendi kendime emir verir gibi yazmışım.

Şimdi sanki onları başkası yazmışcasına sinir oluyorum okurken.  İçimden yapmak gelmiyor.

Hatta kendimin ağzını burnunu dağıtasım var vallaha o derece.


Sabah 07:00'de tüm gürültüsüyle çöp toplayan Fatih Belediyesi'ne sevgiler..

Telefon alarmından ya da annenin gelip seri halde ismini söylemesinden daha sinir bozucu şeyler de varmış. Çöp kamyonu, bağıra çağıra konuşan adam sesi, tangırtı, tungurtu..

18 Haziran 2012 Pazartesi

Bir Şovalye Var İçimde

Beni koruyan...


Bu sabah ilk defa kendimi bu kadar kararlı hissediyorum. Artık ne olursa olsun diyorum. Olacaklar diye endişelendiklerim, hali hazırda var olanlardan daha da kötü değil. 

Cesur olmanın zamanı Seval!

Yeni bir dünya keşfet kendine bu kez hiç durmayan.


13 Haziran 2012 Çarşamba

Kayıtsız Başlık


* Daralıyom!

* Ben bu pembe metrobüs mevzusunu bir anlık bir heves sanmıştım. 80.000 imza toplanmış da Kadir Topbaş'a yollanmış bile.

* Bahçede oturma ve semaverde çay sezonu açılmıştır. Keşke bir de daha az çocuk olsaydı etrafta. Elini sallasan çocuğa çarpıyor arkadaş! Sonra anneleriyle uğraşıyorsun. Vay efendim niye dövmüşüz çocuğunu.   

* Dünyanın en tatlı, en hoş, en çekici kırtasiyecisi bizim kırtasiyecimiz olsa gerek.  Arayıp durmadan sipariş veresim, ofisi kırtasiye malzemesi doldurasım var. Olmadı işi kendisini ofise kapatmaya kadar da götürebilirim.

* Posta gazetesinin ilk sayfasında iki gündür Gülben Ergen'in poposu var. Bugünkü gazeteyi dünün gazetesi zannettim. Büyüklerimizin günler geçiyor yıllar geçiyor hiç bir şey değişmiyor bu ülkede diye şikayetlerini şimdi anladım. .

* Kafam kazan gibi.

* Yaz gelip de dizileri bitirince bir boşluğa düştüm. Bu gavurların dizisi bi de bizimkiler gibi de değil. Zaten 40 bilemedin 50 dakika, sezonun ortasında ara sonra bekle bir sene ki tekrar yayınlansın. Hele Game Of Thrones Nisan 2013'te başlayacakmış tekrar. Yuh be kardeşim! Yeni sezon başlayana kadar eskisinde ne olduğunu unutuyorum.

* Dövmüyorum canım kimsenin çocuğunu.

* Daralıyom!!



8 Haziran 2012 Cuma

İstanbul'da okul servislerinin trafikten çekilip, yerlerini şehirler arası otobüslere bıraktığı günler.

Benimse gitmelere özendiğim, ama hep kaldığım, canımın sallama çay ile topkek çektiği günler. Ben ki yolculuklardan, yeni yerlerden pek hoşlanmam. Hep bir şey eksik gibidir. Çünkü hep en ihtiyacım olan şeyleri evde unutmuşumdur. Romantik bir yanı yok yani sadece savruk ve unutkanım.

İşte her ne olursa olsun arada sırada gidesi geliyor insanın. Bir yandan da gidemeyeceğini biliyor ya o insan işte o zaman çok acıtıyor.

Saçma sapan geçiyor günler. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi. Bir yandan da hiç bitmeyeceğini biliyor ya o insan...

Bu sene doğum günümde gerçekleştirmek için çok radikal bir karar almıştım, sonra da cesaret edemeyip vazgeçmiştim. Şimdi düşünüyorum da o kararı gerçekleştirmek aslında bugün burada olmaktan daha zor değildi.

Olanlara ve olacaklara katlanmak. Şimdi düşünüyorum da hayatı keşkelerden ibaret olan bir aptalım ben.

Hayat çok garip inanın, hani vapurlar falan...
***
Cumartesi akşamından beri midem ağrıyor ve midem ağrıdıkça dedemi anımsıyorum. Ağrısı azdıkça mevsimlerden kış ise sobanın ya da yaz ise ocağın üzerinde ısıtıp midesine koyduğu taş nerededir şimdi diye düşünüyorum. Keşke ben o taş olabilseydim diyorum. Son zamanlarında O'na daha yakın... Artık gittiğine üzülmüyorum. Kalsaydı eğer burada çok kavga ederdik eminim. Bu kadar çok sevmezdim O'nu. Giydiklerime, ojelerime karışır dururdu eminim.

Ojeler dedim de bugünküleri Baykuş kesin çok sever. Parlak parlak çok şahane.

***
Bugün Beirut dinleyelim. Paa rap pap pam paa rap pap paammm


Bu arada Beirut canlı canlı dinlemeden ölmesem dediğim gruplardan birisidir. Şahanedir. Ve 21 Eylül'de İstanbul'dadır. Ben kesin gidemem orası ayrı mesele.


1 Haziran 2012 Cuma

Dobiç !


* * * 
Korku filmlerinde ilk ölen adam benim! Hem şişmanım hem gözlüklüyüm.

"yi beni fredy!"

* * *

İş merkezinin telefon santralinde yangın çıktığından habersiz olan Dobiç, her gün uğradığı pastaneye uğramış devasa sandviçini çantasına atmış ve mutlu mesut iş yerine doğru gitmektedir. Ofise varıp bir de ne görsün? Elektrikler yok.

Bir neşe içinde sandviçini yer. Meyve suyunu içer ve eve, yan gelip yatmaya doğru mutlu mutlu sekerek gider.

Eve gittiğinde o dönem işsiz olan ağabeyinin üşengeçlikten henüz kahvaltı yapmadığını öğrenen Dobiç ağabeyine kahvaltı hazırlar ve oturup onunla da yemek yer. (Ben diyeyim çeyrek sen de yarım ekmek. )

Kahvaltının üzerine sigarasını içip televizyon programlarının gündüz kuşağında kendini kaybeden Dobiç'in telefonu çalar. Arayan kuzenidir. Kuzeni "madem evdesin iki büyük simit bi ekmek al bize gel çay içiyoruz" der. Telefonu kapatan Dobiç gündüz kuşağından kendisini zorla ayırıp kendini dışarı atar. Simidini alır, dayısının evinin kapısını çalar.

Evde ne varsa ile hazırlanmış, akşam kahvaltısı kıvamında çay sofrası en sevdiği sofra olan Dobiç kahvaltılıklar ile patates ve biber kızartmasına da çöreklenir.

Sonra o dayı evinden çıkıp, iki apartman yukarıdaki diğer dayının evine geçer. Bilgisayar ve yazıcı ile olan işlerini halleder, muhabbet sohbet derken, konu kiloya gelir. Başına geleceklerden habersiz olan Dobiç "tartı nerde?" der ve yakınına bırakılan cep telefonundan aldığı radyasyonla canavara dönüşen tartı 90'ı göstererek Dobiç'i acımasızca öldürür.

THE END

* * * 

Öldüm öldüm yeminle ben o an öldüm. 90 kilo! Dokuzla sıfır yanyana ne iğrenç oluyormuş efendim. Sonrası kabus oldu tabi onları yanyana görünce. Bir sevdiğim adamı başka kadınla görünce böyle kötü olmuştum ama düşün onda bile sıkıntı yaram çıkmamıştı. Uçuğu bırak kabusum oldu. Bir hafta boyunca kilo ile alakalı kabuslar gördüm.

Sonra "Bi dur" dedim kendime. "Ne oluyoruz olm" dedim.  Uzun bir süredir kilolu olan, bunu hep dert eden ama bunun dışında hiç bir b*k yapmayan biri olarak zayıflamaya karar verdim.

Dukan diyeti diye başladım Seval diyetine çevirdim. :) Çünkü dişlerimi fırçalamak dışında hiç bir şeyi düzenli, kurallı yapamam. O nedenle işimden nefret ediyorum. Muhasebe dediğin kurallar cenneti.

Az önce gün içinde yediklerimle ilgili tuttuğum notlara baktım. Diyete başladığımda kemikli 87,5 kiloymuşum (o iki buçuk kilo gün içinde yediklerimdi galiba.)  :)

Dün akşam tartıldım 81,5 kiloyum. Bugün 26. gün ve hala dana gibiyim evet. 20 kilo fazlam var. Yuh arkadaş ne yapmışım ben kendime. Şimdilerde yaptığım da yağsız yemekler yemek, bir saate yakın yürüyüş ve no ekmek. Sırf ekmek yiyorduysam demek daha önce... Hiç zorlanmadan gitti 6 kilo.

Daha çok çalışmam lazım kilo vermenin yanı sıra yeme alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum. Çünkü daha önce de çok kilolar verip aynen geri aldım. En zoru da domates soslu acı biber kızartmasından uzak durmak. Tabaklar dolusu börek. çöreğe bakmadım, makarnaya bacımsın dedim el sürmedim de biber kızartması aşil topuğummuş. :)

Böyle işte şimdi en mutsuz olduğum yanımı bedenimi değiştirmeye çabalıyorum umarım işimi de değiştirebilirim üç vakte kadar.  Bi dünya borcum var onları da ödersem benden alası yok ha :)

Amma uzun oldu hea buraya kadar okuyana benden form çayı ehii :)Onu da bi günde üç tane içmeyecekmişsin söyleyeyim çok feci oluyor insan :)


23 Mayıs 2012 Çarşamba

Özlü Sözler;

Bir insana ettiğiniz iki laftan birisi "çok yoğunum" ise, o insanın sizi dertleşmek için aramaması normaldir. Sonra sitem etmeyin. Hasta mısınız nesiniz?

Seval K. Delireyazdım

22 Mayıs 2012 Salı

Aylak


Aslında kötü sayılmam ama iyi de değilim şu sıralar.

Eskiden sevdiğim insanlardan nefret etme hastalığına tutulmuş durumdayım. Bunların %90'ı da akrabalarım. Sürekli bir arada olmak zorunda olduğum insanlar.

Zorunluluk bir çok insanı gerdiği gibi beni de geriyor. Neyse... Bazı şeylere çok sinirliyim şu sıra. Her zaman olduğu gibi en çok kendime.

Amaaaannn şekerim biz de çok şahane insanlar değiliz. Elbet iyi insanlar etrafımdakiler.

Aylaklık edesim var. Herkes çalışırken ve herkes bir yerlere yetişmeye çalışırken benim aylaklık edesim var. Hafta arası bir günde mesela... Uzuuuun uzuuuun kahvaltı etsem mesela, güneşin altında oturup mayışsam kedi gibi. Göğe baksam uzuuuun uzuuunnn... Hiç bir şey olmasa aklımda. Sakin sakin içsem sigaramı.



Resim: Mike Stilkey

17 Mayıs 2012 Perşembe

Fight Club - Where Is My Mind

Ben bu film-müzik işini pek sevdim sanırım. 

Bugünün şarkısı ; Tekrar tekrar izlenesi filmlerden olan ve Chuck Palahniuk romanından sinemaya uyarlanan, yönetmenliğini David Fincher'ın yaptığı, başrolde Edward Norton ve Brad Pitt abilerimizin oynadığı 1999 yapımı Fight Club ve şahane son sahnesinde çalan, şahane şarkı "Where is my mind"




"Beni hayatımın çok garip bir döneminde tanıdın."

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Pek Sevgili İETT;



Ben çok iyi bir İETT müşterisiyim. Otobüs, vapur, Metrobüs her türlü aracına biniyorum. Aylık akbili bitiriyorum, kontör ziyan etmiyorum yeminle bak. Sonra kalabalıktan şikayet etmiyorum, şoföre çemkirmiyorum, diğer yolcularla tartışmıyorum, tartışan olursa ayırıyorum. Trafikte kaldığımız saatlerde diğer yolcularına psikolojik destek vermişliğim bile var. Penceresiz, kliması çalışmayan, tıklım tıklım dolu otobüslerde boğulma tehlikesi geçirirken, terli bir adamın koltuk altı burnuma yapışmışken dışarıda beni ne kadar güzel bir hayatın beklediğine inanmış oluyorum.

Ne demiş Melih Cevdet Anday; Yaşamak güzel şey doğrusu/Üstelik hava da güzelse/ Hele gücün kuvvetin yerindeyse/ Elin ekmek tutmuşsa bir de 


Çok şükür elimiz ekmek tutuyor be İETT ama bu ekmeği tutabilmek için İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna gitmek zorundayım. Aramızda kalsın ama işimden nefret ediyorum. Başka bir işe girsem emin ol ondan da nefret edeceğim sanırım bu yapımda var. Tembel insanım ben.

Şimdi insan işinden mutsuz olunca o işe gitmek zaten zor ama bir de sen sorun çıkarınca gerçekten çok sıkılıyorum. Bak ben her sabah Ümraniye Tepeüstü'ndeki duraktan otobüse binip karşıya geçiyorum. Ki oraya gelmeden önce bir otobüs yolcuğu, hatta karşıya geçtikten sonra bir, bazen iki otobüse daha biniyorum.

Sende biliyorsun ki 122C ve 122L hatları çok yoğun ve çok talep gören hatlar zaman zaman trafikten dolayı ufak tefek gecikmeler oluyor biliyorum inan bana bunlara takılmıyorum ama bazen öyle oluyor ki yolcu kuyrukları kilometrelerce uzanıyor. Yağmurun, karın altında bekliyoruz. Geriliyoruz, çünkü işimize geç kalıyoruz, patrondan azar işitiyoruz. Zaten Türk insanı olarak genel olarak mutsuzuz, İstanbul'da yaşamak zaten zor bir de sen mutsuz etme bizi be gözüm.

Bu işe bir çare bulsan be İETT. Gözünü seveyim. Akıl vermek gibi olmasın ama hani yedekte bir iki otobüs olsa. İkaruslara da razıyız. (Onları da Pakistan'a vermişsiniz diye duydum üzüldüm bak daha çocuklarım binecekti o otobüslere) Hee tabi diyebilirsin ki başka yol mu yok gidilecek hepsini denedim 6 senedir evden işe - işten eve gitmenin her yolunu denedim en güzeli, rahatı bu lütfen bunu elimden alma.

Bir gün 139T'ye binip, sonra da kendimi denize atacağım suçlusu sen olacaksın İETT.


En sadık müşterilerinden Seval.


Öptüm görüşürüz.



10 Mayıs 2012 Perşembe

Back To The Future - Johnny B. Good


1985 yılından, 1955 yılına giden Marty McFly annesiyle babasının ilişkisini kurtarmayı başarır ve bunun rahatlığı ile kendisini mezuniyet balosunun sahnesine atar, eli yaralanan gitaristin yerine geçer.

 "Bu aslında eski bir şarkı, aslında sizin için yeni bir şarkı." diyerek başlar.

Bir Chuck Berry parçası olan Johnny B. Good bugünün aklımıza yer eden filmler ve müzikler parçası. Marty McFly'dan dinliyoruz.



Hiç bir zaman "ulen nasıl izlemişiz biz bunu" demeden, hala çok seviyorum bu seriyi. :)

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Bizim Evin Halleri

Tadilat sonrası yerleşme çalışmaları hali. 

 Annenin facebookta  gezinme hali. (çok ciddi)

Kedi hayvanının özendiren hali.

 Patates kızartmasının doğum günü pastası hali.


 Kedi hayvanının en sevdiğim hali.

 Ağabeyimin sihirbaz hali. (havada durdu, şahitleri var)

 Fındık'ın Dilber lakabını hakkettiğini gösteren hali.

Kardeşlik hali.

Geveze Baykuş'un kuymağa bandırma hali. 

"O ne lan! " hali. 

4 Mayıs 2012 Cuma

Deli Deli Tepeli, Kulakları Küpeli





Bilmezdim gecelerin bu kadar karanlık, küpe takmanın bu kadar acı verici olduğunu. 


Bu kez aldığım küpeleri kimseye kaptırmamaya, hatta küpeleri kulağımdan çıkarmamaya söz veriyorum.  Ahanda buraya yazıyorum. 


Uuuuu beybi...

Şu an resmen acıdan bayılmamak için kendimle savaşıyorum. Ağlasam olur gibi..  Ki ben acı eşiği sırıkla atlama engelleri kadar yüksekte olan bir insanım. Kulaklarım zonkluyor resmen.


İki sene sonra yeniden küpe takmak çok heyecanlı tabi artık önümüzdeki maçlara bakacağız. O gol aslında ofsayttı hakkımızı yediler. Rıdvan Dilmen'in saçlarına hastayım. Fatmagül'le Kerim evlendiler kendilerine ömür boyu mutluluklar diliyorum. Son olarak da eklemek isterim ki ; Çükübik!



3 Mayıs 2012 Perşembe

Farinelli - Lazcia Ch'io Pianga

En sevdiğim filmlerden birisidir Farinelli.

Genelde çok içimin sıkıldığı anlarda dinlemek istediğim sonra dinleyip dinleyip hüzünlendiğim parça. Hüzünlenmek ne kelime sanki görünmez bir el göğüs kafesimin içine dalıp kalbimi sıkıyor. Boğazıma yapışıp nefesimi kesiyor.









2 Mayıs 2012 Çarşamba

Çekmece


İnanılır gibi değil ama fotoğraf çekmeye başladım. Ama üzerine daha fazla yoğunlaşmam lazım. Zira çektiğim fotoğrafların %99'undan nefret ediyorum.


Bu o %1'lik kısımdan. 

22 Nisan'da fotoğraf çekmek için Büyükada'ya gittik bir arkadaşımla. Aniden arayıp "ben sıkıldım adaya gidiyom. gelcen mi?" dedi. "gelirim be ya" dedim. Kahvaltı, duş derken bir baktım Bostancı iskelesindeyim. Ama öncesinde minibüsteyken karttaki fotoğrafları sildim mi diye bakayım demiştim ki ortada bir kart yok. Önceki gün Baykuş'a vesikalık fotoğraf çekmiştik. Bilgisayarda takılı unutmuşum kartı.

Evde yüzbinmilyon tane sd hafıza kartı varken bir de para verip yenisini almak, mideme oturan kötü yemek gibiydi. Rahatsız edici. Hani geğirdikçe tadı gelir ya ağzına bir de.

Ada'nın havası güzeldir, o da ara sokaklarda. Zira anayollardaki at kokusu beni benden alıyor. Arkadaşımla bir dünya fotoğraf çektik ve ben çektiklerimin hiç birini beğenmedim. Hepsinden tiksindim bile denilebilir. Baktıkça daha bir sevmiyorum.



İşte bir leylaklar .. O da eh işte. Yok ya eh işte bile değil.

Neyse canım daha öğreniyoruz değil mi?  Kendi kendimin kötü, pis, lanet, çekilmez  kaynanasıyım ben. Kendi kendime söylene söylene hayattan soğuttum kendimi.

Off! Leylaklar demiştik işte onları da taşıdım taşıdım, sonra vapurda muhabbet ettiğimiz insanlara dağıttım. Vapur, tren, otobüste tanışılan tek porsiyonluk arkadaşları* pek seviyorum. Hele bir de bilgili, akıllı insanlarsa.

O değil de Büyükada'nın asıl cıvıl cıvıl günü 23 Nisan'mış ya !




* Fight Club'tan


28 Nisan 2012 Cumartesi

Sherlock Holmes - The Rocky Road The Dublin


Hem Sherlock Holmes karakterini seviyoruz. Robert Downey Jr. abimizin hastasıyız.

Film bittikten sonra tekrar tekrar dinlemek üzere arama çalışmalarına başladığımız, bulup bağrımıza bastığımız bir parça bu seferki film müziği;

Sherlock Holmes abimizin bir adamı dövmeden önce bile her şeyi hesaplayıp eyleme döktüğünü gösteren sahneden hemen önce, yumruklayarak değil tokatlayarak dövüştüğü sırada altta çalan. Çok az duyduğumuz ama içimizdeki İrlandalıyı okşayıp, gönlümüzü çalan The Rocky Road The Dublin.

Söz konusu sahne;


The Dubliners'den The Rocky Road The Dublin;



İrlanda'ya gitmeden ölmesem keşke.


27 Nisan 2012 Cuma

Bu bir ilandır.

Satılık Anne.

Gece geç gelmenize, kimlerle arkadaşlık ettiğinize karışmaz.
Sevimli, şişman tam bir anne tipi.
Herkesle iyi geçinir.
Akraba ziyaretine, gezmeye tozmaya bayılır.
Neşe topudur.

Kendi annem diye demiyorum ama genel olarak gördüğüm tanıdığım annelerin arasında en kafa dengi annedir.

Hafif delimtraktır.

Kötü bir espiri anlayışı var işte bir kusuru o.

Kendisi çok şahane yemek yaptığı ve bu sayede hepimizi obez yaptığı için kendisini satmak istiyoruz. Yani ben istiyorum. Diğerlerine daha bu fikrimden bahsetmedim. Ama tartıda o kiloyu görünce buna karar verdim.

Kendi pis boğazlığımın suçu değil. Hayır hayır hayır değil kabul etmiyorum.


20 Nisan 2012 Cuma

dejavu


Sanırım bu anı daha önce yaşamıştım be bu andan o zamanda nefret etmiştim. Çünkü nefret edişimi bile hatırladım. Şimdi de nefret ettim.

Dikenler tüy tüy böyle ayyy bi görsen ıykk!

Ne olmuş?!! Tüp mü patladı?*

Bir daha saçlarımı hiç kestirmeme kararı almamla, kısacık kestirme kararı almamın arasında bir gün. Bırakayım beyazlasın dememle, saç boyası almak için bir dükkana girişimin arasında yarım gün var.

Kariyer adına ataklar yapıp, hayatımı düzene koyma kararları almamla, amaaaan koy götüne rahvan gitsin moduna girişimin arasında 3 saniye var.

* * *

İnsanın en güzel ruh hali "koy götüne gitsin hali"

* * *
İstanbul'da yaşamanın en güzel yanı dünyaca ünlü çok iyi grupların, müzisyenlerinin gelip burada konser vermeleri ve İstanbul'da yaşamanın en kötü yanı o konserlere gidememek.

Fakirim ben.

Red Hot Chili Peppers geliyormuş ne yapayım şimdi. Yann Tiersen gelse burnumu satar giderim orası ayrı.

* * *

Aslında o da değil de kedilere mama almayı bugün de unutmasam. Cebimdeki son kuruşu da böylece harcamış olsam. Ama Pıncır'ın hüzünlü ve öldürücü, boğucu sevgi ataklarından kurtulmaya değer.

* * *

Hayat göreceli bir kavramdır.

* * *

Gün içinde Youtube da rock ile başlayan müzik dinleme serüvenim nasıl oluyor da arabeskle bitiyor hiç anlamıyorum. Bir bakıyorum Linkin Park, bir bakıyorum Orhan Gencebay. Bir bakıyorum R.E.M. Losing My Religion, bir bakıyorum Bülent Serttaş Duran Ağabey.  
* * * 



"all beauty must die"  der Nick Cave abimiz. 

annen hariç de! lan annen hariç deeea!

* * *

*Mecnun'dan inciler. Aklıma geldikçe gülüyorum. 

18 Nisan 2012 Çarşamba

Ben Gibi

Dileğini tutmuş sayar sonsuzdan geri.


Bir filmde kısacık bir sahneye, bir şarkıda bir tek dizeye takılıyor insan bazen. 
Olsun. En azından tutunacak bir şey bulunuyor işte.

17 Nisan 2012 Salı

Duvara Karşı - Yine Mi Güzeliz, Yine Mi Çiçek


Bir kaç gündür "yine mi güzeliz, yine mi çiçek" diye dolanıp duruyorum etrafta. Son zamanlarda Meral Okay'ın vefatıyla çok çalınan şarkılardan birisi de olabilir ama benim dilime takılmasının sebebi, Fatih Akın'ın yönetmenliğini yaptığı, başrollerinde Birol Ünel ve Sibel Kekilli'nin yer aldığı "Duvara Karşı" filmi.

Bazen filmlerde bazı sahneler müzikler sayesinde kafama kazınıyor. Cahit, Sibel'e iyiden iyiye aşık olmuşken, Sibel bundan bî haber Cahit'le ikisine rakı masası hazırlarken altta çalan şahane şarkı 'Yine Mi Güzeliz'.

Hoş izlediğim iki Fatih Akın filminde de tüm müzikler şahaneydi.

Neyse efenim;

Söz; Meral Okay, Beste; Ara Dinkjian, Görüntüler ; Fatih Akın - Duvara Karşı.



Bu arada Birol Ünel çok mu şahanedir nedir? :) 

13 Nisan 2012 Cuma

Rakı Şişesindeki Balık



Rakıyla aram pek hoş değildir. Balık desen ne akvaryumda severim, ne sofrada severim. 


Ama gel gör ki rakı şişesindeki bir balığa, yani Orhan Veli'ye hayranım ve bugün 13 Nisan ve Orhan Veli Kanık'ın doğum günü. 


Bazı insanlar var ki aynı dili konuştuğumuz için kendimi şanslı sayarım. 


İyi doğmuş Orhan Veli.



eskiler alıyorum 
alıp yıldız yapıyorum 
musiki ruhun gıdasıdır 
musikiye bayılıyorum 

şiir yazıyorum 
şiir yazıp eskiler alıyorum 
eskiler verip musikiler alıyorum. 

bir de rakı şişesinde balık olsam.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Hiç Alakası Yok

(Zek yatağımı işgal etmişken)

* Çok fena ayaklarım ağrıyor. Sonra böyle buralarım buralarım hep ağrıyor. Artık nasıl oynadıysam nişanda. İçimde zor zaptettiğim bir dansöz var. Böyle zamanlarda açığa çıkıyor . Oynak mıyım neyim?

* Üç gün uzanıp yatsam sağdan sola dönmem.

* Sabah Rock Fm'de Mesut Süre, Rabarba  dinliyorum. Bu sabah "18 yaşındaki kendine ne öğüt verirdin" diye soruyordu dinleyicilere ya da buna benzer bir şeydi bak emin de olamadım şimdi. Neyse ben 18 yaşındaki kendime derdim ki "iki sene sonra bir iş bulacaksın ama sakın o işe başlama." Kesin dinlemezdi gerizekalı.

* Erken kalkabilmek için bana bir tüyo verse birileri. Şunu yaparsan kesin erken kalkabilirsin desin. Erken yat demesin çünkü denedim olmuyor. İşinden nefret eden bir insan sabahları nasıl erken kalkabilir? Bunu deyin bana bi. Bana uyanmak için sebep verin. Sen bulacaksın onu deme bir kere de benim ayağıma gelsin bir şeyler.

* Her ne kadar hayvanatla uğraşmak çok zorlasa da sokakta minicik bir köpek yavrusu bulmak için dua ettiğim olmuyor değil.

* Ben konuşunca çok laf ediyorsun diyorlar da bu sabah yine bir Hollandalı bozuldu Darülaceze durağında. Hem ona çarpmamak için birden bire durunca, tut-masalardı düşüyordum. Zaten tutacağım ayağına adamın biri elledi oramı buramı.

* Yolda müzik dinleyemediğim zamanlarda şarkı söylüyorum. Bunu yapan da yalnız ben değilmişim dün kızın biriyle şarkı söyleyerek ve gülümseyerek halimize birbirimizin yanından geçtik.

Cold but I'm still here Vokalin sesine hayranım. Kardeşim dediydi adı Kevin da soyadını hatırlamıyorum. Bir de severim tombul adam. Kendim gibi.

* Çatlayan oje şeysini pek sevdim. Pek sevgili validem de "en sonunda kendinize en uygun ojeyi bulmuşsunuz sevgili refikam" dedi.

* Bazen aklıma gelen başıma geliyor ya da söylediğim çıkıyor falan bir ürküyorum kendimden. Halamdan kuvvetli 6. his geçmiş demek ki bana. Çok isterdim böyle psişik yeteneklerim olsun falan. Millete  üç güne kadar öleceksin der çok pis eğlenirim yeminle.

* Bir keresinde South Park'ta bir bölüm içinde kaç kere f*ck -ya da başka bir kelimeydi anımsayamadım- dediklerinin sayısını ekranın sağ alt köşesinde tutmuşlardı. Leyla ile Mecnun'da da bir bölümde kaç kere "at" dediklerinin sayısını tutsalar. Attan geçilmez ortalık yeminle.

* Bu yazıyı aslında dün yazdım da yayınlamaya üşendim.

* Zekai'yi özledim.

* Eeee Redd'in yeni albümü çıkıyormuş. Hiç demiyorsun! Duyunca nasıl mesut oldum anlatamam.

* Hayatta en sevdiğim şeylerden biri otobüste millet mesaj yazarken onlara bakmak mesajları okumak. "tmm cnm kprdeym gliyorm" , "ya ben oyle dmk istmdim" Gizleyin siz de telefon ekranınızı arkadaşım!

* Bir kaç kitap alsam iyi olacak sanırım.

Hadi öptüm görüşürüz kib bye

10 Nisan 2012 Salı

Neden?

Durup dururken insanın aklına Rasim Ozan Kütahyalı gelir. Aylardır televizyon izlememenin avantajı olarak unutmuştum ne güzel.

Niye geliyorsun ? Gelmesin yahu.

6 Nisan 2012 Cuma

Görümcek Kadın

Bazı gelenek ve göreneklerimiz kesinlikle ölmeli!

Ya da ben bir düğün salonu açmalıyım. Dur lan bu daha mantıklı! Niye gaza geliyorsam hemen. 

Hafta sonu ağabeyimin nişanı var ve ben bu nişan düğün işlerinden hiç hoşlanmıyorum. Zaten birinci dereceden yakınım olmayan insanların düğünlerine gitmiyorum bile.  Ki hep söylerim kendi düğünüm olsa ona da gitmem ben. Düğün benim değil mi arkadaş gitmiyorum!

Şimdi burada en birinci derece yakınlık söz konusu olduğundan gitmemek şansım hiç yok ki ağabeyim bile "ulan ayağımı mı kırsam da gitmesem mi?" diye düşünüyor. Benim durumumu varın düşünün. Ailecek hoşlanmıyoruz bu işlerden. 

Şimdi Pazar günü görümce topuzu yaptıracağım kabarık, bol simli falan. Makyajın da en belirginini, en maymuna çevirenini yapacağım ki görümce olduğum belli olsun. Ayrıca en dekolte, en parlak, en janjanlı elbiseyi de ben giyeceğim tamam mı?!

Maraza çıkarıp, insanların arasını bozmak gibi bir görevim de olmalı sanki? Yoksa onu yengeler mi yapıyordu? 

ehi :)







5 Nisan 2012 Perşembe

Yaşam Koçum Şeytan


- Bak sayın şeytan git başımdan lütfen. Her daim yanımdasın, içimdesin biliyorum. Sen de gördün benimleydin onca Spartacus bölümünü izlerken. Sura, Spartacus'un kulağuna "Hepsini öldür" dedi dedi de ne oldu.

- Len haklısın aslında. Herif Roma'yı dize getirdi. Köleleri kurtardı falan da arkadaş ben salatalık doğrarken yaralanıyorum nasıl kılıçtan geçireceğim o kadar insanı.

- Nihaha haklısın düşünmesi bile zevkli aslında.

- Ne oluyor bana ya! Tamam bi git allasen başka işin gücün yok mu senin.

- Deli mi ne? Hayat güzel..

- Arkadaş beni mi dinliyon sen? Tamam ben de biliyorum  öyle değil.

- Şişt! Gitmiycen mi?

- Tamam hadi kal biraz daha takılırız.

- Hayır! Kimsenin kafasını koparmayacağım. (şimdilik)

- Çok konuşuyorsun yeminle şeytanında çok konuşanı hiç çekilmiyor.

2 Nisan 2012 Pazartesi




Bazı insanların bazı sözlerine fazlaca takılmak gibi kötü bir alışkanlık edindim. Onca şey yazdım sildim ne desem bilemedim. Sonra konunun yine içimde kalmasına karar verdim.

Neyse...

Sevgili kardeşim sayesinde dinlediğim güzel şarkılardan birisi efenim dinleyelim, güzelleşelim.

Bu "Acoustic, Unplugged, Take Away Show" etiketli işlere çok büyük sempatim var.  Take Away Show demişken Beirut'u bu konuda gözlerinden öperim. Dinlemelere doyamam. Aslında Redd benzer şeyler yapsa tadından yenmez. En azından benim için.

31 Mart 2012 Cumartesi

Evlatlıktan Reddedilmeyeceğimi Bilsem


Kredi kartına 12 taksit yapan bir dövmeci bulur, şu fotoğrafa benzer bir dövme yaptırırım. Ama kulağımdaki delik sayısını üçe çıkardım diye laf sokmaları yıllardır dinmeyen annem büyük ihtimalle beni evlatlıktan reddeder.

Cenabet ve gavur olarak ilan eder. Gece uyurken dövmenin üzerine tuz ruhu döker falan.

Sevimli psikopat. The Penguins of Madagaskar'daki Mort gibi

30 Mart 2012 Cuma

Kelime Doğrulama

Hep merak etmiştim acaba bu kelime doğrulama bizim zekamızı, okur yazarlığımızı mı neyimizi sınıyor,  ne b*oka yarıyor diye.

Blogspot sayesinde onu da öğrendim.


'Saksı değilim ben' geyiği gelmedi mi aklınıza ? Erol Büyükburçvari bir şekilde blogspota bağırmak istiyorum; ROBOT DEĞİLİM BEN! 




Lan yoksa?!

Bu sabah

Ne istedim biliyor musun? Hayli geç kalmışken, otobüste ayakta kalmışken, kulağımda kulaklıklar, radyoda Look Around çalmaya başladığında dans etmek istedim. 

... 

29 Mart 2012 Perşembe

2 - 3 Şey

1 ) Şu sıralar hemen her yerde, herkes bir Suskunlar bir de Yalan Dünya dizisinden bahsediyor ki ben ikisini de parça parça izlemek dışında pek hasbihal etmemiştim kendileriyle.

Dün gece baktım ağabeyim pür dikkat Suskunlar izliyor-ki oturup dizi izlemek pek yapmadığı şeydir- neyse ben de her zamanki gibi sabah yataktan kalkamadığı için erken yatmaya karar veren ama kendisini oyalayıp yine gece ikiden önce yatmayan insan olarak tabi oturdum bir köşeye, aldım elime tırnak törpümü, ojemi izlemeye koyuldum. Maksat zaman öldürmek.

Hikaye güzel, etkileyici, görüntüler güzel, renk o soğuk renk çok güzel.  Ama bölüm boyunca beni en çok etkileyen Sarp Akkaya'nın oyunculuğu oldu. Kötü sürülmüş ojelerimin sebebi de kendisidir. Ezel dizisinde de çok iyiydi ama burada almış başını gidiyor bu arkadaş. Hayran oldum.


2) Mustafa Sandal'ın İsyankar şarkısının nakaratından sonra hayatım boyunca dilime en uzun süre dolanan şarkı, sözü müziği Zümra'ya (yaş 2) ait olan "KaaaaRRRRRga, buuuuRRRRRda, şuuuuRRRRda" şarkısı oldu.

Şimdi iki yaşındaki çocukla Mustafa Sandal'ı bir tutuyorum sanılmasın severim ben Musti'yi. İsyankar da güzel şarkıydı. 

3) Hepsinden alakasız olarak; Yasemin Mori- N'olur, N'olur, N'olur.




/ya benimsin ya da ölüsün budur tek söylediğim/ 

27 Mart 2012 Salı

Pembiş Metrobüs



Dün akşam ağabeyim ve sözlüsü ile buluşacaktım, baktım ki hava buz gibi olmuş, buluşma vaktine de çok var, aylak aylak sokaklarda dolaşmayayım da otobüse bineyim, uyuyayım dedim. (I Love Mecidiyeköy trafiği bir saatten önce geçilmez)

Neyse zaten haftalardır yorgunluktan ölmek üzere olduğumdan ötürü oturur oturmaz uyumuşum. Bir ara gözümü açtım Mecidiyeköy metrobüs durağının önündeyiz.  Uykuyla uyanıklık arası biraz ayılmak için gözlerimi kapatıp açıyorum. Kapattım tekrar gözlerimi, tekrar açtım, 'pembe metrobüs' yazan bir afiş gördüm. Gözlerimi kapatıp acaba erguvan rengi otobüsleri mi kıskandılar diye düşündüm tabi sonra bu düşüncenin saçma olduğuna karar verip tam olarak ne olduğunu anlamak için tekrar gözlerimi açtım. Afişi okuyup içimden 'haaaaaa' dedim. Sonra da  "Nasıl yani!" dedim. Ki bunu dışımdan dedim. (Sonra kulaklığın mikrofonunu ağzıma yanaştırıp 'tamam arıycam ben seni hadi öptüm bye' dedim.) Bu arada evet otobüs hala aynı yerde duruyor .

Nasıl yani! tepkisi vermeme sebep olan pembe metrobüs mevzusu Saadet Partililerin başlattığı, metrobüs hattı üzerinde taciz olaylarının önüne geçmek için sadece kadınların kullanacağı pembiş pembiş ayrı bir metrobüs konulması isteğiymiş.

İlk aklıma gelen pembeden ne kadar nefret ettiğimdi.

Gerçekten çocukken de hiç sevmedim pembeyi. Kız çocuğum olsa pembe giydirmezdim, arkadaşlarımın kız çocuklarına hediye alırken onlar sevseler bile pembeden kaçınırım. O kadar kötü aramız yani. Kadın demenin illa pembe ile ilişkilendirilmek olmasından ayrıca hazzetmiyorum zaten. Her kadının pembe sevdiğinin düşünülmesinden de bir o kadar.

Ayrıca tacizci erkekleri, yaşlılara yer vermeyen gençleri, sadece cinsel amaçla değil otobüslerde, yollarda, hayatın her alanında kadınlara her türlü tacizi yapan erkekleri, karısını döven kocaları da o pembe metrobüse binecek olan sizler, bizler yetiştirmiyor muyuz? En mahrem yerimizden çıkıp dünyaya gözlerini açan, en mahrem yerimize girip yeniden gözleri açılan o beyefendiler sizin, bizim eserimiz değil mi?

Kimi kimden ayırıyoruz?

Taciz konusunu sadece pembe metrobüsle çözemeyiz zaten. Hali hazırda bu zamana kadar yetişmiş olan tacizciler metrobüste yakalamazsa durakta yapar. Akşam saati ve sabah erken saatlerde Şehitlik, Altunizade, Mecidiyeköy, Uzunçayır  gibi metrobüs duraklarını ziyaret etmenizi otobüse gitmeye gerek kalmadan her türlü tacizin durakta da yapılabileceğini görmüş olursunuz. Misal bir iki sabah Altunizade durağından metrobüse binmek istedim hiç bir şey yapmama gerek kalmadan kalabalığın etkisi ile kendimi Zincirlikuyu'da buldum. Dalga gibi insanlar, sen duruyorsun onlar sürüklüyor seni. :)

Böyle olunca pembe durak da gerekecek ki metrobüs dediğin tek dişi kalmış canavar. Hali hazırda var olan duraklarına ulaşmak, Süper Mario'nun Prenses'e ulaşması kadar zor.

Tabi bu arada İstanbul'da kadınlar sadece metrobüs hattı güzergahını kullanıyor. Sizi akşam saati 14B hattında da görmek isteriz pembişler asıl tehlike orada bak inan bana. 

Tacizcilerle başa çıkmayı bilmeliyiz, onlardan korkmamalıyız. Sonra gelecek nesilleri ve kendimizi korumak için, kadını erkekten kaçırmak yerine ikisine de bir arada yaşamayı öğretmek için harcasak enerjimizi.

Hem sonuçta muhtacız da birbirimize anlarsın ya. Şimdi bu otobüs ayırmayla başlar.. Sonra napcukk! Birbirimize mi halleneceğiz. Lezbiyenlik, homoseksüellik alır başını gider vallahii..

Hem bir düşünsene Allah aşkın bir otobüs dolusu kadın nasıl bir şeydir. Korkunç! İki kadın kafa kafaya verince bir otobüsü dolusu insana kafa yedirtebilme gücüne ulaşıyor. (genelde o iki kadından biri ben olduğum için oradan biliyorum.)

Ben bunları 6 senedir her gününü İstanbul'un bir yakasından diğer yakasına otobüsle geçen, İstanbul'un hemen her yerine otobüslerle gitmiş, gecenin yarısından, sabahın körüne kadar günün her saatinde otobüslerde tek başına bulunmuş, yazının başında belirttiğim gibi otobüste uyuyabilecek kadar evi bellemiş biri olarak söylüyorum.

Taciz edilmedim mi, evet taciz edildim. Taciz edilmek istemiyorsan evinde otur diyenleri de gördük biliyoruz, anlatsam roman olur tadında şeyler yaşadım otobüslerde ve öğrendiğim bir şey var sa o da onlardan kaçmak yerine 'inadına ben buradayım' demek gerektiğidir.

Hem her şeyi boşverelim hadi diyelim sen erkeklerden ayrı araçla gittin, ben ise böyle bir ayrımı yapmadığım için tacizi isteyen, gel beni taciz et diyen kadın mı olacağım?

Allah aşkına!! Hiç bir şey yapamıyorsanız, sesinizi çıkartamıyorsanız bir iğne iliştirin çantanızın kenarına çaktırmadan yaklaşana saplayın, ben öyle başladım, sonra kafa göz ağız burun dağıtmaya kadar gidilir. Çok şükür ona da gerek olmadı hiç. :)

Kedi, köpek, çocuk da böyle eğitilmez mi hem? Misal koltuğun arkasına çiş yapan yavru kediye çişi gösterir poposuna ufak bir şaplak atarsınız. Fiziksel acının böyle eğitimlerde faydası büyüktür. Sirklerde devasa fillere, koca aslanlara o kadar şebekliği sevgi sözleriyle yaptırmıyorlar sanırım.

Tacizci erkeği de eğitilecek bir hayvan olarak kabul edin diyeceğim ama bir hayvansever olarak hayvanlara hakaret etmiş oluyorum. Yaratık diyelim biz onlara, yaratık olarak kabul edin onları efenim. Batırın çuvaldızı kendisine.

Korkmayın. Utanmayın. Tacizciye çıkıştığınız anda arkanızda bir otobüs dolusu insan bulma olasılığınız çok fazla. Ayrıca bir çok insan sizin uğradığınız tacizin farkına varıyor ama siz sesinizi çıkartmadığınız için eli kolu bağlı kalıyor. (dedim ya 6 sene çok şey gördüm) 

Ayrıca pembe nedir arkadaş! Öff çok çirkin. Hello Kity çıkartması da yapıştırın da tam olsun.

23 Mart 2012 Cuma

What the F*ck!


İnanılır gibi değil ama bu sabah bizim mahallenin otobüsünden 'son of a b**ch'ler, 'f*ck you'lar falan havada uçuştu.

Bir ara demiştim ya çok fazla İngilizce dizi, film izlediğimden İngilizce düşünmeye çalışıyordum. Şimdi de İngilizce mi duymaya başladım acaba diye bir an korktum. Durakta aynı otobüsten inen arkadaşım olayı doğrulayınca gerçekliğine inanabildim.

Son of a biscuits... Kulakların çınlasın Butters :)

Sabah sabah çok güldük. Tabi kahkahalarla enerji yüklenince bir sonraki otobüste enerji patlaması yaşadık. Vir vir vir .. Vir vir vir.... Yanımızda oturan adamı çıldırttık resmen.

Sanırım hayatımda en başarılı olduğum işlerden birisi otobüste çok konuşup insanları deli etmek.

Öf bir de bugün çok şıkım.