kitaplarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Haziran 2011 Çarşamba
Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır*
Kitaplığımda çok çileli bir kitap var. Alalı iki sene olmasına rağmen ve tüm denemelerime rağmen okuyamadığım.
Her okumaya karar verişimden sonra haftalarca çantamda süründü, sırılsıklam olduğum yağmurlu bir günde çantamın fermuarından süzülen damlalardan nasibini o da aldı, yapraklarında su lekeleri oluştu, cildinin kenarları bozuldu ve ona huzur yoktu iki sene boyunca bir kaç ay arayla bu işkenceyi çekti.Eminim alındığı güne lanet ediyordu
Artık ona eziyet etmekten vazgeçip kitaplığa geri koymadan önce bile evin odalarında oradan oraya savruldu, yastığımın altında konakladı, tam huzura erip yerine ulaşmıştı ki bir sabah tam da evden çıkmış kapıyı kapatacakken birden bire aklıma düşüverdi ismini sayıklamaya başladım. Yaptıklarım az gelmişti sanırım. Üşenmeden çözdüm bağcıklarımı, içeri girip çantama attım ve kararlıydım bu kez okuyacaktım, bitecekti.
Otobüse biner binmez okumaya başladım.Okudukça sevmeye.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden bahsediyorum. İlk kez bir Ahmet Hamdi Tanpınar kitabı okudum. Klasik edebiyata karşı bir gıcığım var sanırım. Kolay kolay okuyamıyorum. Ama o gün abuk sabuk bir sürü kitabın arasında en normal o gözükmüştü gözüme ama sonrasında niyeyse yukarıda bahsettiğim gibi kitabı iki sene süründürdüm.
Ama adını sayıklayarak tekrar çantama attığım günden sonra Hayriciğim anlatsın da ben okuyayım diye koşa koşa otobüse atıyordum kendimi. Yolculuk bitmesin istiyordum ki İstanbul trafiğini bile sever oldum. Bu güzel kitap elimin altında olmasına rağmen bu kadar geç okuduğum için kendime kızdım. Bolca gülümsedim okurken, her karakteri ayrı ayrı çok sevdim.
Fazla karakterin olduğu kitaplarda yazarlar bazen, bir karakterden bahsettikten bir kaç sayfa sonra onu unutuyor. Konuyu kapattığını zannediyor ama kitabı okurken benim aklım hep o yarım kalmış hikayede oluyor. İlk defe böyle bir kitap okurken bir karakterin hikayesinin sonuna takılmadan devam edebildim. Bu biraz örgüde ilmek atlamak gibi bir şey. Bozuyor işi.Uzun zamandır böylesine güzel bir roman okumamıştım. Yok yok ben belki de hiç böylesine güzel bir roman okumamıştım.
Tekrar tekrar farkına vardığım bir gerçek; her şeyin bir zamanı var. Zamanı gelmediği sürece ne kadar zorlarsan zorla, olmayınca olmuyor.
Sonra ne oldu biliyor musun? Seyit Lütfullah'ın gaip alemden sevgilisi Aselban'ın O'na hediyesi bir kaplumbağa vardı kitapta ve ben tam da kitabın bittiği bir akşam üzeri bizim bahçede bir kaplumbağa gördüm. Meğer uzun süredir bizim oralarda takılıyormuş. Çeşminigar dedik adına tabi adını bende herkese anlattım hikayesini. Bir hafta sonu bahçe insan doluyken, ayaklarımızın arasında dolaştı aynı kitaptaki Çeşminigar gibi.
Hayat çok garip lan, kaplumbağalar falan..
Keşke bendeki kitabın kapağı böyle olaymış fakat farklı bir yayın evinden çıkan kitap bendeki.
*Başlık, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden
* Tablo, İbrahim Çallı'dan
25 Mayıs 2010 Salı
11. Alper Canıgüz - Gizliajans
Alper Canıgüz ismi nereden düştü aklıma bilmiyorum. Büyük ihtimalle kitabın kapağındaki kedi yüzünden aklımda kaldı. :)
Ne ararsan var bu kitabın içinde. Aşk var, uzaylılar var, Prens Charles var, Kaan Sezyum var, bir kedi var Şeytan Bey, atılgan var...
Gizliajans bir solukta okunan, insanı kasmayan, bol bol güldüren güzel bir kurguydu. Aklıma geldikçe gülümsememe neden olan kısım kahramanımızın ilk görüşte aşk halleri. Kitabın geneli okurken sürekli sırıtmama sebebiyet verdi zaten. Absürt bir komedi filmi gibi.
Benim için eğlenceli bir kitaptı ve diğer Alper Canıgüz kitaplarını da okuma isteği yarattı.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
10. Elif Şafak - Bit Palas
Şimdi kucağımda koca bir kase yeşil erik ne yazsam diye ekrana bakıyorum.
Bazı yazarlar var ki Noel hayaletleri gibiler. Hani Noel günü gelip de insanı elinden tutup geçmişe, bugüne sonra da geleceğe götüren hayaletler vardır. İşte o bazı yazarlar da öyle elinden tutup insanı başkalarının geçmişine, başkalarının hikayelerine götürüyor. Biz yukarıda bir yerde duruyoruz yazarla, aşağıdakilerin varlığımızdan haberi yok. Ve başlıyor yazar anlatmaya, ben ellerimi çeneme koymuş onları izliyorum. O hikayenin içerisinde ama onlardan çok uzaklarda bir yerde duruyorum.
Elif Şafak da benim için bu hayalet yazarlardan biri. Elimden tutar götürür beni, bana uzak hikayelere.
Bit Palas'ı okurken de aynı şeyi yaşadım.
Geçmişine gittim önce Bonbon Palas'ın, sonra bugününde her dairesine göz attım, oradakiler neler yaşıyor gördüm. Onlarda benden bir şeyler gördüm. Onlar beni görmese de ben mahremlerine girdim... Sonra onların bir geleceği yokmuş onu gördüm. Zaten bir varmış, bir yokmuş her şey....
"Saçmalık" ile başlayan romanın, şaşırtan bir sonu var. Bit Palas'ı en sevdiğim kitaplar listesine yerleştirdim. Okunmadık iki Elif Şafak kitabı kaldı şimdi.
"...
Diyelim ki hakikat yatay bir çizgidir. Yani şöyle bir şey;
________________
O zaman yalan dediğimiz şey de dikey bir çizgi olur. Yani şöyle bir şey;
Saçmalığa gelince, o da şöyle bir şeydir;
Ne yatay vardır çemberde, ne de dikey. Ne bir son Ne bir başlangıç.
Başlangıcı bulma sevdasına düşmedikçe, herhangi bir yerinden dalabilirsiniz çembere. Ama başlangıç adını veremezsiniz daldığınız yere.Ne bir milad, ne bir eşik, ne bir son durak..."
Bit Palas'ı okumayı aklıma sokan Çello Çalan Kedi'ye teşekkürler.
4 Mayıs 2010 Salı
9- Vicki Myron - Dewey, Dünyanın Kalbine Dokunan Kütüphane Kedisi

Dewey ile tanışmak güzeldi, zaman zaman gözlerim doldu, gülümsetti arada sırada fakat ben yine de kitabı pek beğenmedim.Bana göre büyük bir kısmı sıkıcıydı.
22 Mart 2010 Pazartesi
8. Chris Cleave-Küçük Arı
Kardeşimle kitapçıdan içeriye girerken "Neye göre seçiyorsun okuduğun kitapları?" diye sordu. "Ben seçmiyorum kitapları onlar beni buluyor" dedim.
İçeri girdik önümüzdeki ilk standta, en uçta duran kitap Küçük Arı'ydı. Kankam bahsetmişti bu kitaptan. O da kitabın methini duymuş sadece okumamıştı. Buluştuk madem Küçük Arı'yla okuyalım dedik.
Sonradan farkettim ki kitap çok satanlar listelerinde zirveye oynuyor. Zaten kitabın üzerinde kitaba yapılan övgülerden alıntılar var. Hatta bir yerinde ikinci Uçurtma Avcı'sı olduğu yazıyordu.
Küçük Arı' Nijerya'dan kaçıp İngiltere'ye sığınan bir göçmen kızın hikayesi. Petrol savaşları, işkenceler, ölümler, vahşet, dehşet, hüzün, sorunlu karı-koca ilişkisi, aldatma konuları beraberinde Küçük Arı'nın hikayesini okuyoruz.
Kötü diyemeyeceğim ama çok da memnun kaldığımı söyleyemem. Hüzünlü, iç karartıcı, bir hikaye. Aslında altını çizdiğim bir kaç yer var kitapta ama büyük ihtimalle silerim onları hayatımda ilk defa böyle bir şey yaptım. Çok pişmanım. Kitapları çizmeyi sevmiyorum.
Neyse sonunun daha farklı olmasını bekledim. Bana göre açıkta kalan uçları kapatmak için, yazarın bir yüz sayfa kadar daha yazması gerekiyor. Bazen lüzumsuz uzun geldi bazı bölümler, daha doğrusu bazı bölümlerin fazlaca ayrıntılı anlatılması bana lüzumsuz gelen. Ben çok ayrıntı sevmiyorum ondan öyle gelmiş de olabilir.
Bir de şu var ki; İngiliz'in adamı oturduğu yerden ne kadar anlatır Nijerya'lı küçük kızı. Başkalarının acılı hikayesi her daim iyi paraya satılıyor.
Aslında arka kapakta olayları anlatmayın demişler. Niye demişler? "Çok kolpa kitap lan bu millet birbirine anlatırsa kimse okumaz, satamayız" demişler o nedenle okuyanlardan böyle bir istekte bulunmuşlar. Bu kadar sattığına göre herkes bu sözü dinliyor anlaşılan.
Şaka bir yana kötü bir kitap değil zira daha kötülerini de gördü bu gözler. Ayrıca o kadar insan okuyor ve çok beğeniyorsa sorun bende de olabilir.
4 Mart 2010 Perşembe
7. Luke Rhinehart - Zar Adam'ın Peşinde

Aslında bu kitap yerine başka bir kitap alacaktım ama arkadaşım "her kesin elinde görüyorum şu Zar Adam'ı, sende bir oku bakalım neymiş bu" diyerek, seçtiğim kitabı bıraktırıp aldırdı. O'nu bu yüzden hiç affetmeyeceğim. Fakat Zar Adam zannederek aldığımız kitap aslında devam niteliğinde bir kitap olan, Zar Adam'ın Peşinde'ymiş.
Zar Adam kitabında anlatılan, sahip olduğu hayatı alt üst ederek, bütün hayatını zarların seçimlerine göre sürdüren ve yaşamını tamamen şansa bırakan bir psikiyatrist. Ki bu kahramanın adı Luke Rhinehart yani yazarın kendisi. Bu kitapta anlatılan ise Zar Adam'ın, zar hayatını seçip 15 yıl önce terkettiği oğlunun, Larry Rhinehart'ın, Zar Adam'ı arayış hikayesi.
Olasılıksız kitabını okuduğumda "aksiyon dolu, heyecanlı bir filmi seyretmek gibiydi" demiştim. Bu kitabı okumak için ise sıkıcı bir filmi izlemek gibi birşeydi. Hani televizyonda hiç birşey olmaz da mecburiyetten yarı uyur, yarı uyanık bir halde izlersiniz, zaten sonunu görmeden uyuya kalırsınız ya.. İşte öyle birşeydi.
Farkettim ki bir kitap iki haftamı kaplıyorsa, bu onu sevmediğim için oluyor.
Ben en iyisi bu akşam gidip tanıtımını yapacak başka kitaplar bulayım.
18 Şubat 2010 Perşembe
6. Peyami Safa - Selma ve Gölgesi
İlk kez bir Peyami Safa kitabı okudum sanırım. Daha önce internette kitapları incelerken rast gelmiştim. Aklımın bir köşesine koymuş olmalıyım ki kitapçıda ilk elime aldığım kitap o oldu.
Kitabın üzerinde Görkem Yeltan'ın bir fotoğrafı var. Kitabın sinemaya uyarlaması olan "Gölge" filminde Selma'yı oynamış. Kitapta Selma'nın fiziksel özelliklerini okudukça O'nunla bütünleşiyor karakter.
Bu benim okuduğum ilk polisiye roman. Zaten kitap da Türk edebiyatı için bir ilki barındıran bir kitapmış.
Kitabın üzerinde Görkem Yeltan'ın bir fotoğrafı var. Kitabın sinemaya uyarlaması olan "Gölge" filminde Selma'yı oynamış. Kitapta Selma'nın fiziksel özelliklerini okudukça O'nunla bütünleşiyor karakter.
Bu benim okuduğum ilk polisiye roman. Zaten kitap da Türk edebiyatı için bir ilki barındıran bir kitapmış.
12 Şubat 2010 Cuma
5. Adam Fewer - OlasılıkSız

Heyecan dolu bir filmi seyretmek gibiydi bu kitabı okumak.
Geçen sene her kitap almaya gittiğimde elime alıp bıraktım. Ama Pazartesi akşamı girdiğim kitapçının sahibinin önerisiyle en sonunda aldım kitabı. Ve "OlasılıkSız" bir solukta okuduğum kitaplar arasında yerini aldı.
3 Şubat 2010 Çarşamba
4. Ayşe Kulin - Köprü
Ayşe Kulin okumaya geçen sene, yazarı çok seven bütün kitaplarını okumuş olan bir arkadaşım sayesinde başladım. Okuduğum ilk kitabı "Bir Varmış-Bir Yokmuş"du ve gerçekten çok beğendiğim kitaplardan birisidir. "Köprü" ise okuduğum dördüncü kitabı oldu.
Arkadaşım farkında mıdır bilmem ama o kitaptan öyle güzel bahsetti ki içimde "mutlaka okumalısın" hissini yarattı. İstanbul'a ilk kar düştüğü akşam, ayaklarım donmuş bir halde belediyenin kurduğu kitap çadırında gezerken kitabı görünce almadan edemedim.
Pazartesi günü okumaya başladım ve dün gece saat iki gibi bitirdim okumayı. Başımda sabahtan beri geçmeyen bir ağrı, kucağımda Pıncır, yanımda bir fincan demli çay vardı. Daha ne olsundu. Okudukça unuttum baş ağrımı çünkü aklım valiyle birlikte köprüdeydi. Yüreğim ağzıma geldi valiyle beraber. Yapılacak mıydı köprü? Yıkılacak mıydı? Gözlerimden yaşlar da geldi zaman zaman, gülümsedim bazen kendi kendime.
Vali Recep Yazıcıoğlu hayal ürünü bir romanın kahramanı mıydı? Yoksa bu onun gerçekliğinin anlatıldığı bir roman mıydı? O'nun gibi insanların var olduğuna inanmak çok zor. Bu ülkeden, bu topraklardan geçtiğine inanmak...
1 Şubat 2010 Pazartesi
2,5'tan 3 - Faust- Goethe
Okuyamadım. Sıkıldım. Yarım bıraktım.
Zaten hep uzak durmuşumdur bu klasiklere. Kötüdür, iyidir diyemiyorum. Klasik işte adı üstünde yorum yapmak haddimiz değil. Yarısına kadar okudum o da sırf milyon kere gördüğüm yolumun üzerindekileri tekrar görmemek için. Okuyayım, bitireyim diye gezdirdim durdum çantamda, iki haftamın boşuna geçmesine sebep oldu. Demek ki benim Faust vaktim henüz gelmedi. Belki sene sonuna kadar vakti tutturur okurum. Şimdi değil ama şimdi hiç sırası değil.
20 Ocak 2010 Çarşamba
2,5. Fırat Budacı - Kendimi Durduracak Değilim
"...İnsan hayatından memnun olmadığında ve değiştirmek için büyük kararlar alamadığında saçıyla, göbeğiyle oynamaya oynamaya sanat imalı uğraşlar edinmek için sağa sola saldırmaya başlıyor. Hobiden ciddi bir uğraşa dönüşmesi temennisiyle bazı eşyalar almaya başlıyor. Mesela sanat fotoğraflarından zamanla aile fotoğrafları çekmeye devrilen nefis fotoğraf makinem, benim bu yolda acı çektirdiğim eşyalardan biridir. Güzide makinemin çektiği fotoğrafları tarih sırasıyla bakacak olursak: Sokaklar, martılar, salyangoz böceği, portreler, piknik ve doğa, ev hali, televizyon ekranı, kendi ayaklarım, düğünler, doğum günleri gibi zamanla sümükleşen retrospektifle karşılaşıyoruz. İlk heyecanın verdiği gazın, "neysek oyuz gerçeği" altında ezildiğinin belgeleri bunlar. Başka bir hayata ait yaşama biçiminin hatta eşyaların benim hayatımda değişiklik yaratmayacağını artık öğrenmiş bulunuyorum..."
Bu senenin ikibuçukuncu kitabı Fırat Budacı'nın Kendimi Durduracak Değilim kitabıydı. İki buçuk olmasının sebebi, kitaba 2009'in son haftasında başlayıp bitirmeden için araya iki kitap sokmam. (Elif Şafak kitabını görünce aldattım onu.) Çok sıkı bir takipçisi olduğum söylenemez ama her "Uykusuz" aldığımda okumadan geçmezdim köşesini. Köşesindeki yazılardan derlenen bu kitabı da çok severek ve çok eğlenerek okudum. Gözlemlerini, özellikle insan davranışları üzerine olanlar ve bunları anlatış tarzını gerçekten çok beğendim. Otobüs yolculuklarında gülümseyerek hatta bazen suratımı kitaba gömüp bir süre sessiz kahkahalar atmaya çalışmama sebep oldu.
Yukarıdaki alıntı yaptığım bölümde de çok güldüm ama kendi halime, çünkü ben de aynı şeyi yaptım fotoğraf konusunda. Benim de güzide makinemin çektiklerini tarih sırasına koyarsam aynısı oluyor.
Portreler, televizyon ekranı, kendi ayaklarım :)
16 Ocak 2010 Cumartesi
2. Canan Tan - Piraye
Kitabı elime aldığımdan beri Piraye'den ziyade Feraye ismi aklımda dönüp duruyor aslında. O da yetmezmiş gibi Müzeyyen Senar "aman da amaannn Feraye" diye o güçlü sesiyle şarkı söylüyor kafamı içinde. Çok alakasız bir durum farkındayım. Kitap çok sevdiğim bir arkadaşımın doğum günü hediyesi. Yazarın ismi şu sıralar çok dönüp dolaşıyor etrafta ben de merak ettim doğal olarak bu kadar konuşuluyorsa vardır bir hikmeti diye biz de konuşuyorduk arkadaşımla, O da alayım sana doğum gününde bir Canan Tan kitabı dedi ve aldı sağolsun. Piraye'yi al bari diyerek kitabı ben seçtim. Yüzsüzlük mü ettim ne ? :)
Kitaba Çarşamba sabahı başladım Cuma akşamı bitirdim. Ama bu kadar çabuk bitmesinin sebebi "bitse de gitsek" sendromuydu. Normalde her kitaba bir hafta süre veririm.
İlk hayal kırıklığım kitabın ilk sayfalarında daha sonrası için bilgi vermesi oldu. Ben merak etmek isterdim.
Kitapta özgür genç kızın, kocasının her dayatmasını kabul eden bir kadına dönüşümünü görüyoruz. Ne yazık ki bunu o özgür halinden ödün vermeden yaptığını sanıyor Piraye. Ayrıca büyük bir aşk da yok ortada. Yani o kadar şeye katlanmak için aşktan kör olmak lazım. Ya da vardı öyle bir aşk ben hissedemedim.
Neyse açıkcası ben pek beğenmedim. Sıradan bir hikaye gibiydi. Daha etkileyici kadın hikayelerini birinci ağızlardan dinlemenin etkisi sanırım bana biraz yavan geldi.
Ama elbette hakkını vermek lazım Diyarbakır ve yemekleri güzel anlatılmış kitapta.
Canım arkadaşıma hediyesi için teşekkür ederim. :)
13 Ocak 2010 Çarşamba
1. Elif Şafak - Pinhan
Övünmek gibi olmasın ya da olsun çok da umrumda değil. Zira aslında bu konunun hiç bir şekilde övünmek ile alakalı olmaması gerekmektedir. Ama gel gör ki bu konuda, insan çevresindekilere oranla bir tık önde olduğunu bilince övünüyor kendisiyle.
Konu kitaplar. Özellikle son üç senedir çok şükür ki iyi bir okuyucuyum. (Övünüyorum basbaya kendimle ne kadar terbiyesizim.) Tamam çok iyi değil ama idare eder en azından. Fakat şöyle bir sorunum var ki, bugün bana "neleri okudun?" diye sorsa birisi treni görüp farklı deryalara giden öküz misali kalakalıyorum. Çünkü sorunlu bir hafızaya sahibim.
Ödünç alarak okuduğum kitaplar olduğundan ya da birileri okusun diye aldığım kitapları sürekli dağıttığımdan dolayı kitaplar elimin altında da olmuyor. Bu nedenle ne kadar okusam da hiç birşey okumamışım gibi öylece kalakalıyorum.
Bu sene her hafta okuduğum kitabı buraya yazacağım. En azından bir gün hafızam tamamen "erör" verdiğinde bakar bakar anımsarım. :)
***
2010 yılının ilk kitabı Elif Şafak - Pinhan. Yazarı çok severek okuduğumu bilen canım dostum, can dostumun bana doğum günü hediyesi.
Genelde aynı yazarların kitaplarına takılmam, bu yazar ne yazarsa okumalıyım diye kendimi kasmam amma bir bahar günü, Adalar vapurundan Bostancı'da indim, ikinci el kitap satan bir tezgaha rast geldim ve bana onca kitabın arasından göz kırpan "Baba ve Piç" kitabını aldım. Sonra Elif Şafak severliğim başladı.
Şu güne kadar yayımlanan on kitabından yedisini okumuş bulunuyorum. Baba ve Piç, Araf ve Aşk en sevdiğim romanlarıdır. Pinhan da üzerinde adı yazmasa bile bu Elif Şafak'ın dedirten cümleleriyle, hikayeleriyle güzel bir kitap onu da araya katmak isterdim ama maalesef çok da beni benden aldığını söyleyemeyeceğim.
Tabi ki bir kitabı okurken kafamın içinde dolaşan tilkilerin çıkardığı seslerin de çok büyük etkisi var okuduklarıma ve tilkilerim pek arsız şu sıra.
Her neyse... En son yazarın Mahrem kitabını okumuş ve okurken biraz bezmiştim ama Pinhan güzeldi ve ben Elif Şafak okumayı gerçekten seviyorum.
"...dağ, tepe/ bayır, ova/ su ve toprak/ ateş ve hava/ senin kokunla yoğrulmuş/ buram buram sen kokmakta/ her nefeste/ her iç çekişte/ ve her özlemde/ seni/ sade seni/ soluyorum/ senin karşında utanmaktan değil/ seni utandırmaktan korkuyorum/ öyle bir sapa yola/ soktun ki beni/ öyle bir yolda rehberlik ettin ki/ hep ışığı görmemek için/ görüp de/ gün ortasında çırılçıplak kalmamak için/ yalvardım durdum/ en nihayetinde/ dönüp dolaşıp vardığım yerde/ senden/ bir senden/ uzak düştüm/ ayrı düştüm/ belki de ilk kez/ o zaman bölündüm..."
25 Aralık 2009 Cuma
Benim de söyleyeceklerim var
Karikatürlerindeki ayrıntıları pek sevdiğim, çizdiklerinde genelde çocukluğuma ait birşeyler bulabildiğim Umut Sarıkaya'nın "Benim De Söyleyeceklerim Var!" kitabına başladım bu sabah ve çok sevdim. Kitaba bu sabah başlamama rağmen neredeyse yarısını okudum. Bu akşam büyük ihtimalle bitiririm. Kitabı sevmemin en büyük nedeni, bir kitap okuyormuş gibi değil de çok yakın bir arkadaşım, güzel de bir ortamda bana başından geçenleri, hislerini anlatıyormuş gibi hissetmem sanırım.
Sonra kitabın kapağı güzel. Dizleri çıkan picamalar. Ne sinir bozucuydu onlar yahu :)
Arka kapakta kitabın içindeki bir yazıdan yapılan alıntı zaten kitabı almama sebep olmuştu.
Ellerine sağlık Umut Sarıkaya'nın afiyetle okuyorum.
11 Aralık 2009 Cuma
Kentler Kadından-Kadın Kent
.jpg)
Ressam: Modigliani
Kitabı okurken kitaptaki kadınların yanısıra uzun bir otobüs yolculuğu sırasında yanıma oturan kadınların hikayelerine ortak olmak, okumak değil de dinlemek enteresan bir tesadüf oldu benim için.
Suratımda anlat bana diyen bir ifadeyle mi dolaşıyorum bilmiyorum ama çok sık gelirdi başıma böyle şeyler. İnsanlar bana sürekli birşeyler anlatır. Uzun zamandır kulaklıklarımı takıp kafamı kitabıma gömdüğüm için kimseyle muhatap olmadan gidip geliyordum yolu. Kulaklıklarım bozulunca üç kadın tanıdım, biri 22 yaşında, ikisi 50'li yaşlarında.
22 yaşında olanın biri 5 diğeri 2 yaşında iki çocuğu var. Ama kendisi çocukluktan çıkamamış o kadar belli ki her halinden, tavrından, sesinin tonundan.
- Kaç yaşında evlendin sen?
- 15 yaşında evlendim.
- Acelen neydi be güzelim. İsteyerek mi evlendin ?
- ...
Sustu. Susar tabi sanki bilmiyorum küçücük kızlara "istiyor musun?" diye sorulmadan evlendirildiğini. Densizlikti biraz yaptığım. Ayrılıyormuş kocasından, işsiz güçsüz, evden çıkıp günlerce gelmeyen bir adammış. İki çocuğuyla ailesinin yanındaymış şimdi. Ben indim, O kaldı otobüste daha gidecek çok yolu vardı. O kadar çocuk, bir o kadar da kadındı. Garipti.
Sonra Gül ablayla tanıştım. Konu trafiğin sıkışıklığından, kocasının O'nu bir Rus kadınla aldatıp ayrılmalarına, evli olan kızıyla, askerdeki oğluna olan aşkına nasıl geldi anlamadım. Hem anne, hem baba olmuş Gül abla. Okullar bitirmiş bir kadın değil, temizlikçilik yaparak büyütmüş çocuklarını. Bir iş görüşmesine gitmek için otobüsteydi. Kocası diğer kadınla evlenince karşısındaki kadına hiç kızmamış. "Ben malımı biliyorum" dedi. Kadının çocuğu gelip kalırmış O'nda anne dermiş O'na. Oğlu da çok severmiş kardeşini. Çocukları babalar gününü de kutlarmış "sen hem anne hem baba oldun bize" diyerek.
Gül ablanın yüzünde yorgunluk vardı. Bir yandan tek başına iki evlat yetiştirmenin başarmışlığı. Anne olmak böyle bir şey herhalde dedirtti bana.
Bir de dün akşamki hanımefendi, bakın hanımefendi diyorum. Gerçekten çok kibar eski İstanbul kadınlarını andıran bir havası vardı. Açık mavi gözleri, kısa saçlarındaki saç bandı ve koyu renkli ruju ve sevimli içten gülüşü ile çok tatlıydı. Yol boyunca oğullarından, annesiyle babasının ayrı olduğundan ve O'nu babaannesinin büyüttüğünden bahsetti. Kocasının çok geçimsiz bir adam olduğundan yakındı. Elimdeki kitaba bakıp kocasının da kitaplara çok düşkün olduğu, bir oda dolusu kitabı olduğunu anlattı. Ve aldatılışından bahsetti. "İki ay evi terkettim, çok yalvardı dön diye. Ben de boşanmış ailenin çocuğu olduğum için çocuklarım aynı şeyi yaşamasın istedim. Döndüm." dedi.
Bir simit aldı otobüsün içine dalan seyyar satıcıdan. Benimle paylaştı. Hem simidini, hem geçmişini benimle paylaştı. Bense dinleyiciydim her zamanki gibi.
O köprü çıkışında otobüsten indikten sonra çok düşündüm, daha önce de oldu hiç tanımadığım kadınlar nasıl aldatıldıklarını, nasıl kötü muamele gördüklerini, nasıl aldattıklarını anlattılar bana. Bir daha hiç görmeyecekleri birine. Sonra anlatmak, içimi dökmek konusunda ne kadar başarısız olduğumu anımsadım. Bu başarısızlık için de bir tuğla koydum duvarıma.
Kadından Kentler bitti. Hikayelerdeki kadınlar birbirinden habersiz Esenler otogarında geçip gittiler birbirlerinin yanından. Diğer üç kadın gibi onlarda geçip gittiler hayatımdan.
Kitabı kapatırken kitabın arkasında ne zaman yazdığımı bir türlü hatırlamadığım birkaç satır gördüm.
"Ben içimi dökmeyi pek beceremem. Belki de o nedenledir, bugün boruları kurum dolmuş bir soba gibi tütüp duran soğukluğum."
Belki de dökülmüş içimin boşluğudur bu hal.
Bilemiyorum.
Bildiğim bu kentte, belki de diğer tüm kentlerde hemen her kadının hikayesinde tüm hayatına yayılan bir hüzün var. Modigliani tablosu gibi her kadın biraz.
Bu kent de kadın gibi biraz ve bu sabah İstanbul hanımefendi kendine en yakışan rengi giymişti. Gri ve yağmurlu. Çok seviyorum O'nu bu haldeyken...
4 Aralık 2009 Cuma
Depresif de Olurum Kitap Kurdu da
Bay Pipo'yu okumayı bıraktım.Üzerine yarım bir K dergisi, iki adet karikatür dergisi okudum ve defalarca başlayıp bitiremediğim, okuyamadığım tek kitap olma özelliği taşıyan Murat Uyurkulak'ın Har romanını bu kez bir solukta okuyuverdim. Çok da sevdim. Aslında bitmesine az kaldı bitmiş gibi konuşmayalım kitabın arkasından. Ölmemiş insanın ardından ölmüş gibi konuşmak oldu bu. Niye okumamışım ben bu kitabı daha önce diye dertlendim. Yok aslında dertlenmedim bu konuya hiç takılmadım sadece saçmalıyorum.
İnternetten bir kaç kitap sipariş ettim. Biliyorum kitap kokusunu içine çeke çeke eski bir kitapçıdan almak varken internetten almak saçma. Ama bu sıra böyle...
Uzun zamandır bir Atilla Atalay kitabı okusam derdim kendi kendime fırsat olmadıydı ben de dedim fırsat bu fırsat yaratayım fırsatı. Üç vakte kadar kargo gelir inşallah ben de kitaplarıma kavuşurum. Pek sabırsızlıkla beklemekteyim kendilerini. Derken geldi kitaplarım.
"Yalnızlık herhalde, bir insanın saklamayı düşündüğü en son şey olmalıdır. Fakat yine de konuşulsun istemezsiniz. Size öyle öğretilmiştir, ayıptır çünkü yalnızlık. Yetken "deli" diyen de olur, "Bakma sen, bugünlerde en düzeyli ilişki, yalnızlık aslında" derken gözlerinize "Seni aklına çaktığımın manyağı seni, kimbilir ne arızan var ki, kimselerle geçinememişsin, ısırsa bana da bulaştırır mı acaba" gibisinden bakan da. Oysa sanıldığından çoktur yalnız nüfusu; kişi başına bir yalnız düşer."Baktım öleceğim yok ben yine de gömüyorum kendimi, ama kitaplara. Hepsi ilk defa okuyacağım yazarların kitapları. Yedi adet kitap var beni bekleyen. Hoş dördünü ben bekliyorum hala.
Ve müzik... Redd'den dinliyoruz tekrar tekrar... Bu haftanın şarkısı olsun.
Dünya bir roman mı ki? Kahraman olmak lazım illa ki.
Hayatımdaki kahramanların, kötü adamı olarak size sakin bir hafta sonu ve ardından iyi bir hafta diliyorum. Kötü bir adamdan beklenmeyecek jestler yaparım ben arada böyle. Kötülük demişken o da o kadar lanet birşeydir ki yapıştımıydı gitmez adamın üzerinden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






