

Renklerden gökyüzü aydınlığının hemen yanı başında duran ruh karanlığı çökmüş durumda omuzlarıma. Hani bıraksalar kaybolacağım o karanlıkta. Bir bıraksalar... Bırakmıyorlar işte.
Oysa benim kaybolasım var.
Bugün ne şarkılar güzel geldi kulağıma ne de sessizliği çekebildi kulaklarım.
Niyedir bu sürekli "mış" gibi yapma ihtiyacı. İyiy"miş", mutlu"muş", hoş"muş", memnun"muş" gibi davranma mecburiyeti nerden geliyor. Mevlana'nın tek bildiğimiz sözü demez mi ki "ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol." Kolaysa ol. Hadi olda göreyim.
Şimdi yola çıkacağım, en az bir buçuk saat yolda geçecek. Okuyacak kitap da yok elimde. Sıkılacağım, bunalacağım, daralacağım, hayatıma küfredeceğim... Zaten hava sıcak. Hiç sevmiyorum yaz mevsimini. Yazın iki kat fazla sevmiyorum İstanbul'u.
Bıktım... Başkaları için uğraşmaktan.
Sinirliyim... Henüz nedenini bulamadım ama sanırım yorgunluktan.
Sabır... Ya sabır...
Arada kediciğe su koymak için kap arama dışında yerimden kalkmadığım için çok kısmi şekilde bronzlaştım. Amele yanığı olarak tabir ediren şahane yanıklarım oldu. Ensem çok acıyor. :)
Sınavın bitişine yakın kediciğe bulduğum eti puf kaplarıyla su ve bolca mama bırakıp vedalaştım. Onları ordan alıp eve götürmeyi çok isterdim ama mümkün değildi. Aklım hep onda.
Okul kapısının önünde endişeli kalabalığa karıştım bu kez kimseyle muhabbet etmek gelmedi içimden. Aileler çocuklardan daha endişeliydi daha sıkıntılı. Tam zoraki sokulduğum bir muhabbetten kaçmaya çalışırken kardeşim sınavdan çıktı. O an gözüme pek sevimli göründü. İlk cümlesi "keşke daha fazla önem verseydim çalışmaya" oldu. Hayatının keşkelerini sıralamaya başladı. Bu kafayla devam ederse daha çok keşkesi olacak.
Benimde içimden bir keşke geçiyor. Keşke world of warcraft bölümü olsa da kardeşim üniversiteli olsa. :)